14 Mart 2014 Cuma

HADİ GÖRÜŞÜRÜZ CANIM

Blogumun, linkinin verdiğim kuzenimden yedi sülaleme yayılması sonucu biz biraz taşınıyoruz gençler. Mecburiyetten, cidden bak mesela ben o kadar alışmışım ki miss vampiring olmaya, adın ne deseler vampiring derim, adresimi sorsalar linki söylerim o kadar yani. Tamam o kadar değil, ama bir buçuk yıldan beri burdayım, boru değil yani bir buçuk yıl, insan çok pis alışıyo işte. Blog ismimin filan değişmesine üzülmem dışında hiçbi sıkıntı yok, yine biz buralarda olucaz çünkü nazlıı'yla beraber, hani böyle hafif bakınsanız bulursunuz bizi -hoş bulmak ister misiniz bilemedim ama, şahsen ben istemezdim- zaten en geç bi iki güne yeni bi linkte bitiveririz canım ya. Görüşmek üzere.

Beyza

11 Mart 2014 Salı

AĞLAMALIK ŞEYLER

Tüm hafta sonu bu klibi izleyip izleyip ağladım.


Eğer klipte ağlanacak bir şey yok diyen olursa ciddiyim Nazlı'ya pıçaklatırım. Nasıl yok ya? Orada çok tatlı bir adam var ve rap yapıyor. Söylesene, neden rap? Neden tüm rapçiler yakışıklıyken Metallica'nın tüm grup üyeleri dede? Cidden neden? Adaletin bu mu dünya? 

Klibi o kadar izlemişim ki ilk başlarda klibi sadece Sansar Salvo için dinlerken, sonraları klipteki sarışın yeşil gözlü kıza hasta olduğumu fark ettim. İzlerken "Çok masum bakıyo, ay yerim ya şarkıyı yanlış söyledi şapşik." falan dediğimde anlamaya başladım bunu. En acısı da kızın klipte sokak lambalarından daha az görünmesiydi. Cidden neden? Adaletin bu mu dünya? (İkinci kez)

Bir ara sesi kapatıp sadece klibi izlemeyi bile düşündüm ama sonra annem odama aniden girerse ne yaptığımı açıklamak zor olur diye vazgeçtim. Klibin her saniyesini ezberledikten sonra zaten çocuk gözüme daha az tatlı gözükmeye başladı. En sonunda onun da tipinden Türklük akan normal bir insan olduğunu fark ettim. Yani yakışıklı falan değildi. Ama kötü de değil hani, ilk sevgilinin adının Hasan veya Ali olması gibi bir şey, normal yani, %99 ihtimalle bu ikisinden biridir, kalan %1 de zaten Ali Hasan ya da Hasan Ali. Ama işte ne biliyim normalliği bile tatlı gibi bir şey. Ya of iyice saçmaladım. 

O hani Sansar'ın yanındaki kız sizce de çok sinir bozucu değil mi, hani sürekli saçma bir şekilde ağzını kocaman açıp gülüyor falan ya. Ya bir de, şu şarkının sonlarına doğru Sansar'ın bereli olduğu bölüm var ya, onun ekran fotoğrafını çekmek için durdururken yaklaşık on defa filan yanlış yerde durdurdum ama Nazlı tek seferde durdurmayı başarmış, cidden haksızlık var yemin ediyorum. (Üçüncü kez)

Beyza Nur

9 Mart 2014 Pazar

DONDURMA ZOMBİ

İki saattir Çaki ve Ezra ile oyun oynuyoruz. Oyundan çay, kahve filan içiyoruz. İlk başta kendi kahvemi götürmüştüm çocuklarla oynarken ama az önce annem çocukların üzerine dökülür, çocukların eli kolu yanar diye elimden aldı. İlk başta almasına sinir olmuştum ama biraz mantıklı düşününce bunun iyi olduğunu fark ettim. Şimdi bizim çocuklar onu halıya veya koltuğa dökerse, annem ilk "Çocuklar yandı mı?" diye sorar, sorduğu sorunun cevabını vermemi beklemeden elime bezi verir ve "Sil hadi şurayı madem senin yüzünden döküldü." der. Yani akşam akşam halı silmediğim için anneme teşekkür etmem lazım. Ama dur ya, üşendim şimdi, kim kalkıp salona gidip anneme teşekkür edecek? Fazla yorucu bir iş.

Şu evcilik işini de anlamıyorum, ben küçükken hiç evcilik oynamak istemedim. Zaten neden isteyeyim, bebeğe süt ver, evi oyuncak süpürge ile süpür, bebeğin kıyafetlerini oyuncak ütü ile ütüle, oyun mu oynuyoruz ev hanımlığı dersi mi alıyoruz? Benim oyunum belliydi, barbie bebekler. Onlara son moda kıyafetler diktirirdim ananeme, (ananem benim sayemde o yaştan sonra modayı takip eden bir kadın oldu) Nazlı ile oynadığım zaman onları hayalimde partilere götürüp, yakışıklı sevgili bulurdum. Mert ile oynadığım zaman bebeklerin yaşadığı kasabayı zombiler basardı, bütün insanları yerdi o zombiler, sonra biz insan ırkını tekrar çiftleştirip çoğalmasını sağlar, dünyayı kurtarırdık. (Benim Mert'e zorla barbie bebek, kuaförcülük oynatmam gibi, Mert de bana zorla ateri filan oynatırdı, sonra beraber kola içip geğirme yarışları yapardık, sırf bu yüzden şu an ikimizde de karakter bozukluğu var.)

Ben beş yaşımdayken geceleri partilere gidip, gündüzleri dünyayı zombi istilasından kurtarıyordum resmen, bu çocukların içi geçmiş. Ben bu çocukları cidden anlamıyorum.

Anlamıyorum demişken, sabah da Oski "Kadınlar gününü kutlayacaktım ben aslında, ama sen kadın değilsin diye vazgeçtim, ama sen kadınları 'kadın' ve 'kız' diye ayırmama kızarsın diye korktum, şimdi ne yapıcağımı bilmiyorum." diye mesaj attı, ilk önce o mesajı anlamaya çalışırken bir beynimi patlattım, sonra baktım durum karışık, "Önemli olan niyet pampa, zaten sen elinden gelen her şeyi yapmışın." dedim. Çocuk onu anlıyorum sandı sonra da. Oysa ki onu ömrünün sonuna kadar hiç kimse anlayamayacak. Ben sadece anlamış gibi yapıyorum, anlamak ve anlamış gibi yapmak çok farklı şeyler.

Bir de, Zeyzey ile barıştık artık. Ama cidden özlemiştim. Küsken de aynı sınıfta olduğumuz için ara ara konuşmak zorunda kalıyordum da, aslına aynı sınıfta olmamızla alakası yok. Kızla toplasan on kere konuşmuşum küs olduğumuz vakitte. Onların da bir kaç tanesi şöyle:

  1. Börek yapıp sınıfa getirmişti. Herkese birer tane dağıttı, ben ikinci dilim böreği de istedim ondan. İlk dilimi yere düşürmüştüm ve böreği seviyorum napıyım? Söz konusu börek olunca küslük dinlemem, utanmam isterim.
  2. Yemekhanede ben masanın en ucundaydım ve sürahi ile benim aramızda yaklaşık beş kişi vardı. Ben de sürahiye en yakın kişi Zeyzey olduğu için "Zeyneeeep, suyu uzatsanaaa." diye seslenmiştim ona. Söz konusu su olduğunda da aynı şekilde utanmayıp istiyormuşum demek ki.
  3. Seni özledim, hadi sarılalım, deyip sarılmıştım kıza. Sarıldıktan sonra da "Evet şimdi tekrar küsebiliriz." deyip gitmiştim. Arkamdan deli demiş sürtük.
  4. Facebook'ta grupta konuşurken herkesin evine götüreceği iğrenç karneden bahsederken benim tırnaklarım ojeli olduğu halde asetonumun bitmiş olması ve ertesi gün okul olduğu için isyan etmem kimseye önemli gelmemişti. Sonra ben de gruptan çıkmıştım. Arkamdan bir sürü mesaj atmış. Sen ojeni düşünürsün ama gruptan çıkınca arkandan Zeyzey mesaj atar işte.


Ne kadar saçma diyalog varsa kurmuşum küsken kızla. Ama iyi oldu ya küs olmamamız artık, dondurma sezonunu ne güzel okulda biz açtık. Zeynep okulun arka bahçesinin karşısındaki bakkala "Mehmet abiiiii! Bize iki dondurma!" diye bağırıp dondurma getirttirdi. Dondurmayı yedikten sonra da bir sürü midem bulandı. Mehmet abinin dondurması mı yenir ya, onun dondurmasında at eti vardır be!

Beyza

6 Mart 2014 Perşembe

UÇAN DERS KİTAPLARI

"Laann hadi grup işeme yapıcaz."

Grup işeme nasıl bir şey? Okulumuzun erkekler tuvaletinin birinde kaç tane pisuvar var da on kişi tuvalete gidip hep beraber işeyebiliyorlar? Zira kızlar tuvaletinde sekiz tane tuvalet var sadece. Kızlara daha az sayıda tuvalet mi koydular? Neden kızlara daha az sayıda tuvalet koydular? Bu yaptıkları cinsiyet ayrımına girer mi? Bir insan sınıf arkadaşına grup işeme teklif edecek kadar ağır ne yaşamış olabilir?

Bu soruları o şahane arkadaşımız sınıfta diğer çocuklara grup işeme teklif ettiğinden beri düşünüyorum. Biz de kalabalık gideriz tuvaletlere, biz yedi sekiz kişi oluruz. Birimiz saç yapar, diğerimiz makyaj, başka birimiz tuvalete girmiştir, diğeri de sırada bekliyordur falan. Ama aynı anda aynı şeyleri yapmak istemeyiz, aynı anda hepimiz birden tuvalete girmeyiz mesela, "Üç diyince işiyoruz kızlar, biiiiir, ikiiii, üüüüç, işeee!" gibi cümleler çıkmaz bu sebeple ağzımızdan. Nasıl bir ağır ergenlik atlatıyorsunuz ki siz böyle şeyler yapıyorsunuz? Sizin atlattığınız ergenliği ben atlatmıyor muyum sanki? Ben neden sizin gibi yapmıyorum? Sizin canınız can da bizim canımız patlıcan mı ulan?!

Bunları düşünmeyi bırakmayı planlıyorum zira düşünmem gereken daha mühim şeyler var. Sabah arka bahçede burnumu silerken Nurşi'ye "Çok hastayım, ben bu gün beden dersine girmiycem, her hafta farklı bir bahaneyle derse girmemeye çalışıyorum ama bu sefer süper kanıtlarım var. Sümüklü mendil!"dedikten sonra kafama doğru fırlatılan bir adet ingilizce kitabını düşünmek gibi. Ama düşünülmeyecek türden bir olay değildi, "Hayatımda Ne Zaman Kafama Bir İngilizce Ders Kitabı Yiyebilirim?" adlı bir liste oluştursam, "Arka bahçede beden dersinden nasıl kaytaracağımı hesaplarken." maddesini ilk bir milyon madde arasına koymam herhalde.

Neyse ki kitap kafama isabet etmedi, ayaklarımın hemen yanına düştü. Kitap ilk düştüğünde biraz (tamam baya bir) çığlık atıp kaçmış olabilirim, çünkü cidden kafama ölü kuş düşüyor sandım. (Kafama bir şeylerin düşmesi sorun değil, yeter ki kafama düşen ölü veya kuş olmasın.) Biraz kaçıp baya korktuktan sonra kafamı kitabın geldiği yöne doğru kaldırıp baktım, 11-D'den iki tane çocuk pis pis sırıtıyordu. (O kadar uzak mesafeden hemen yüzleri tanıdım, beynimde taradım, sınıflarını tespit ettim, övünmek gibi olmasın, böyle de süperimdir, uf ya övünmek gibi oldu.) Ardından kitabı elime aldım, biri "Bırak sen biz alırız." diye seslenip güldü. Gittim kitabı çöp konteynırlarından birine attım. Sonra ters ters baktılar. O sırada yaptığım ibneliğin verdiği hazdan dolayı bir gerile gerile yürüyüşüm var görmeniz lazım. Sonra havalı yürüyüş yaparken düştüm. Ay şaka tabi düşmedim. Ama düşseydim acayip rezil olurdum cidden, utançtan bir daha okula falan gitmezdim.

Aslında bir daha okula gitmeme fikri gayet de güzelmiş, acayip rezil filan değil.

Beyza Nur

1 Mart 2014 Cumartesi

RUJLU ŞİİR

Eskiden hep kendimi aklı başında sanardım. Sonradan anladım deli olduğumu. Ama farklı "Sonradan"larda anladım yani, birden anlamadım, parça parça anladım.

1. Sonradan anlayışım: Çaki'nin ilk söylediği kelime ne anne, ne baba, ne de abla oldu. Çaki'nin ilk söylediği kelime tam olarak "ruj"du. Evet evet, ruj, bildiğimiz kozmetik malzemesi olan. İlk başta herkes Çaki'nin son derece anormal bir çocuk olduğunu, bu yüzden de ilk söylediği kelimenin bu kadar gereksiz bir kelime olduğunu düşünmüştü. (Çaki'nin söylediği ilk kelimenin ruj olmasının benim için çok büyük bir hayal kırıklığı olduğunu belirtmeliyim. Abla demesini çok istiyordum. Ezra'nın ilk kelimesi "baba"ydı ve gününün büyük bir kısmını işte geçiren, bir yaşındaki bir çocuk için son derece önemsiz sayılabilecek -yani onun için önemsiz mi bilmem ama benim için o kadar küçükken babamın önemsiz olduğuna eminim, kim benimle oynuyorsa onu severim kesin ben, şimdi ise babam çok önemli, baba=para- birinin adını söylediğini baya düşündüm. Anne dese yine sindirebilirim, emziriyor sonuçta boru değil, ama neden baba? Sonunda bulduğum tek neden Ezra'nın konuşmayı öğrenmeden önce baba=para eşitliğini öğrenmiş olmasıydı.) Çaki'nin ilk "ruj" demesinin üzerinde pek durmadık. Ama ilk kelimelerinden biri olan "Döt" üzerinde baya bir durduk. Annem bir gün minik bebeğinin hepimizden farklı olduğundan bahsederken (Çaki annem için ciddi anlamda umut vaad ediyor. Kadının benden beklentisi sıfır, Ezra'dan beklentisi ise eksi bir milyon üç yüz atmış beş bin dokuz yüz seksen dört. Her ne kadar her zaman Ezra'nın Çaki'nin yaşındayken çok daha zeki olduğunu düşünsem de, annem bunu reddediyor. Annem standart bir beyne sahip olan Çaki'yi dünyanın en salak insanları top 50 listesinde bile olsa ondan bir Einstein yaratacak kadar hırs yapmış durumda.)Bir gün Çaki yine "ruj" demişti. Sonrasında annem de "Ruj, su, anne, baba, mama, aba, düş, gel falan hepsini söylüyor bu yaşta." diye eklemişti. (Çocuk o zamandan bu zamana kelime hazinesine sadece on kelime filan eklediğini de belirtmek isterim.) Ardından Çaki "Döt" demişti, sonrasında gerçekleşen diyalog aynen şöyle:
A:Aaa, dört demeyi de öğrenmiş.
B:Anne çocuk bildiğin göt diyo.
A:Ne götü be canım, dört diyo
C:Döt.
A:Bak gördün mü dört dedi işte. Göt neden desin?
B:Bebeğin ruj dediğine inanıyosun da göt dediğine mi inanmıyosun?
A:Ay yeter Beyza, küçücük çocuk götü nerden bilsin?
B:Ruju nerden biliyosa ordan. Sabahtan beri çocuğa "Göt beyin" dedirtmeye çalışıyorum ben. Demek ki çocuk parça parça ezberliyo kelimeleri.
Sonrasında salondaki herkesin bana attığı "Aaa, bu kız salak." bakışları olduğunu fark ettim ve sustum. Sustuktan biraz sonra da salak yerine sadece deli olduğumu düşündüm.

2. Sonradan anlayışım: Babama tüm bir kitapta geçen sadece bir tanecik "Beyza'ya" kelimesini babama gösterip, "Gördün mü, sen kızının bi şeyini beğenmezsin ama elin oğlu gelir senin kızına şiir yazar. Yaaa iştee. Şimdi ağla hadi." demiştim. Sonrasında babam bana bir adet "Manyak mısın kızım sen?" bakışı fırlattı. Ben de o bakışın üzerine düşünmeye başladım. Acaba ben gerçekten manyak mıydım? Yoksa babalar her zaman olduğu gibi yine haksız mıydılar? Ya da babam bana "Manyak mısın kızım sen?" bakışını hiç atmamıştı da ben deli olduğum için öyle mi görmüştüm? Daha doğrusu sırf deli olduğumu anlamayayım diye kendimi manyak olduğuma inandırmaya çalışıp, götümden "Manyak mısın kızım sen?" bakışı mı atmıştım?

3. Sonradan anlayışım: Bu biraz daha yakın tarihli bir sonradan anlayış oldu. İki üç hafta önce pazar gününde Nazlı ile bana ayakkabı almak için dışarı çıkmıştık fakat eve ayakkabı dışında her şeyi alıp dönmüştük. Ertesi gün annem ayakkabı almaya tek başına gitmişti. Döndüğünde ve bana aldığı ayakkabıyı gösterdiğinde cidden hayatımda sahip olduğum en kötü ayakkabıyı gördüm. Ama beğenmiş gibi yaptım zira annemin hem kendime ayakkabı almayıp hem de annemin aldığı hediyeyi beğenmemezlik yaparsam benim için ayrılan sabır kotasını doldurmuş olacağımı düşündüm. Zaten beğenmiş gibi yapma taklitlerinde de oldukça iyiyimdir. Hatta bir doğum günümde rolümü o kadar iyi yapmıştım ki arkadaşım "Bu kadar çok sevinceksen sana daha sık hediye alırım Beyza." demişti. (Daha sık almadı. Almasını isterdim. İlk aldığı hediye her ne kadar doğum günü kışta olan insanların %99.9'una verilen kazak olsa da elbette bir gün güzel bir hediye alacaktı.) Neyse, annem iki hafta sonra bana yeni ayakkabılarımı henüz hiç giymediğimi sordu. Ben de  onları çok beğendiğimi ve bu sebeple onları on ikinci sınıftaki mezuniyet balosunda falan giyeceğimi söyledim. Pek modadan anlamayan bir çocuk olduğum için annemin böyle bir ayakkabıyı balo kıyafetimin altına giyeceğim detayını atlayacağını düşündüm ama annem atlamadı ve "Bu ayakkabıları mı?" diye sordu. Sonra ben de ona ayakkabıları pek sevmediğimi, benim tarzım olmadığını ama onu kırmamak için beğenmediğimi söyleyemediğimi anlattım. Birazcık yalan söyledim. Onu kırmamak için değil de daha çok kendimi kurtarmak için beğenmediğimi söylememiştim. Ama "seni kırmamak için" deyince çoğu şey insanın gözüne daha düşünceli ve daha az sinirlenmelik geliyor. Ne yazık ki, çoğu şey değil de azı şey oldu ve annem bu olayı o "seni kırmamak için" sözcüğünün sevimli hale getiremediği bir azı şey olmasını sağlayan noktaya parmak bastı: "Niye beğenmediğini aldığım gün söylemedin, gidip değiştirirdik. Cidden salak mısın acaba sen?"

Bu üç "Sonradan anlayışım"dan çıkartılıyor ki ben salak manyak'ım. Ama salak manyak ağır bir hakaret, henüz bunu kaldıramıyorum. Deli denmesini tercih ediyorum. (Deli olduğumu hazmedebiliyorum artık ama aslında ciddi ciddi salak manyak'ım.)

Beyza Nur

26 Şubat 2014 Çarşamba

PORTAKAL SULU MİSAFİR ÇOCUĞU SENDROMU






 Bunları söyledikten tam yarım saat sonra ruh halimin hala aynı olduğunu ve yanımda bi çocuk, arkamda bissürü çocuk ve hala tamamlayamadığım bi yayının olduğunu fark ettim. Koskoca yarım saat çocuğa oyun açmak, face'de takılmak, twitter'a girmek ve aynı çocuğa başka oyun açmıyıcağımı söylemek ve oyun açmak ve face'de takılmak olarak bitmiş durumda. Hissettiğim duygular da ayrı bi saçma. Daraldım yemin ediyorum, yarım saati götüme sokmuş gibi hissediyorum.

 Okul dönüşü uyumak ve uyandığında misafirlerin geldiğini anlayıp odadan uzun bi süre çıkmadıktan sonra çişinin gelmesi ve evimde işemeyip nerde işiycem uleyn  deyip işemeye çıkınca annenin radarına takılıp mutfağa sürgün edilmek ve çocuklarla ilgilenmek zorunda olmak ne demektir bilir misin ey insan oğlu ?!! Tamam hadi bunları bilirsin diyelim, çişini yapmadan annene takılıp mutfağa sürgün edilmeyi bilir misin peki? Bilmezsin tabii, en acısı da odur zaten..

 Kızım çocuklara portakal suyu sık atıştırmalık bişiyler de verirsin ben içerdeyim, deyip giden bi anneniz oldu mu hiç sizin. Olmasın olmasın böyle anne olmasın mümkünse. Size de acırım bak o zaman. Bende böyle annem olduğu için gidip çocukların portakal sularının içine zehir attım acık ölsünler diye - sanki atmasam annenin kekinden ölmiyceklermiş gibi - Bir tane çocuk abartısız beş altı bardak içti. Yemin ediyorum onları öldürcem diye köpek gibi portakal suyu taşıdım odaya. Zaten zehirden ölmezse de akşama kadar çok içtiği için ölür diye düşünüyorum. Hiç ölmezse zaten zombidir.

Yedikleri milyonlarca kek, börek, kraker, meyve suları ve buna benzer şeylerden sonra bi de bana bi daha portakal suyu sıktırdılar. Bende gidip içine bi kilo şekeri boca ettim çünküsü psikopatım. Buda bi intikam alma yöntemi tabii.
   
 Çocuğun oyun açmamı sonuna kadar diretmesi ve benim de açmak istememem sonucunda ödevim var deyip bunları yazmaya başladım. Çocuk anaokuluna gidiyo okuma bilmemesine rağmen benden daha çok internette takılıyo. Şu an ben bunları yanında yazıyorum, ne biliyim 4-5 yaşında okuma bilebilir mi ki diyede düşündüm bir an. Sonra ay bu cümle devrik mi oldu kii dediğimde bişi söylemediğine göre bilmiyordur diye düşündüm. Şimdi kendisine bi daha oyun açıyorum ve sanırım bunu onlar gidene kadar tekrarlıyıcam. Yada çocuğu pıçaklayıp bi kanun kaçağı olurum. Yada misafir kadına koca kıçını kaldırıp git burdan dosstuum diyebilirim. Yada çocuğa oyun açarım -,-

- Az önce dirsek yalamacalı bişiler okudum. İnsan dirseğini yalayamadığını öğrenince dirseğini yalamak istiyo. Normalde ağzımı burnumu kırsalar dirseğimi yalamak aklıma gelmez. Kahrolsun bazı şeyler..

Nazlıı

22 Şubat 2014 Cumartesi

YÜS PUANIN KALAN ELLİSİ

Öyle biri var ki, şu sıralar sürekli düşündüğümden olsa gerek sürekli rüyamda görüyoruasdfssgdjfjds şaka şaka yok öyle bir şey. Ben bilinmeyen numaradan arayan sapığa telefonu açıp hiç konuşmayıp dört saniye sonra arayan kişinin "Aaal... alo?" dedirttikten sonra, hala konuşmayıp onun "Kimsiniz?" filan demesine neden olup sonra kahkahayı basarak iyi geceler deyip kapatmış insanım. Yani anlayacağınız üzere oturup tüm gece birini düşünmek için fazla öküz biriyim. Neyse.

Gece rüyalarımı süsleyen beyaz atlı prensim olmayabilir ama benim de gayet güzel rüyalarım vardır yani. Mesela geçenlerde rüyamda annemle babam konuşuyorlardı. Annem babama "Ben armudu böyle sap sarı olmadan sevemiyorum." diyordu, babam da cevap olarak "Ben daha olgunlaşmamışken yani yeşilken seviyorum. Hatırlıyor musun Beyza armutlar daha yeşilken doğmuştu. Belki de o yüzden güzeldir." diyordu. Ulan rüyamda bile kendimi övüyorum, kimseyi tanımadım ben benden daha özeeelll. Ama annem rüyamda bile beni gömme yeteneğine sahip bir canlı: "Armut sarıyken daha lezzetli, daha güzel olur. Armutlar sarıyken Ezra doğdu, onu o yüzden seviyorum." Şimdi diyeceksin ki, kazık kadar kız olmuşsun hala kardeşlerini kıskanıp böyle saçma rüyalar mı görüyorsun? Valla öyle bir şey yok, en fazla gece canım armut istemiştir, armutu düşünerek uyumuşumdur yani. Ama hani utanmayıp kardeşlerimi kıskansam da hakkımdır. Bizim ailede şöyle bir şey var, ben muhtemelen hastahanede karıştırıldım, yani annemlerin öyle bir teorisi var, her şeyi anlatıyorum şimdi:

Ben doğduğumda benim yanımda esmer bir bebek yatıyormuş. Teyzem, dayım falan hepsi, hatta babam bile benim yerime o bebeği sevmişler. Sonra anneannem gelmiş, beni göstermiş, bizim bebeğimiz bu demiş. O beni bizimkilere gösterene kadar hastahanedeki esmer bebek bana gösterilmesi gereken ilgiyi görmüş. Ama ben kızmıyorum teyzeme, dayıma filan. Çünkü ben doğduğumda sarı saçlı, yeşil gözlü bir bebekmişim, benim annem Rihanna'dan, babam da annemden biraz hallice. Kimse böyle bir anne ve böyle bir babadan böyle bir bebek beklemez. Sonradan göz rengim değişti, saçlarım siyaha döndü ama hala annemle babamın yanında Alacakaranlık'taki Edward gibi kalıyorum. Yüzüm gözüm desem, annemle babamın fotoğraflarını alıp bilim adamlarının yanına gitsem, adamlar anne-babadan bebeğe gerçekten gen aktarımı var mı diye tekrar düşünürler. Ezra anneme benziyor, Çaki babamın kopyası, akıllarda tek bir soru var: "O hastahanedeki diğer bebek bizim miydi acaba?" Yıllarca bunu anlatıp yüzüme vurdular, ben bile acaba hastahanede karıştım mı diye çok düşündüm.

Bir keresinde rüyamda Kaan Tangöze bana evlenme teklifi ediyordu. Ben olmaz diyordum. "Niye, yaş farkından dolayı mı, ama sen Teo ile çıkmıştın, onla da aranızda yaş farkı var." diyordu bana Kaan, ben de "Teo farklı, hem ayrıca yaş farkından dolayı da değil, sen Nazlı'nın aşkısın." diyordum. Rüyamda bile saçmayım be, gerçek hayatta böyle bir şey olsa, Nazlı'yı falan unutup şarkıları hakkında "Bizim sınıftaki ergenler bile dinlemeye başladıysa ben artık dinlemem." deyip kendimi bir bok sandığım adamın kucağına atlayıp "Bir sevgilim olsa giderim balayına." diye Athena'ya bağlarım ben.

Şu Kaan'ın bana evlenme teklifi ettiği rüyayı gördükten sonra gidip manyak gibi anneme "Kırklarında biriyle evlensem çok kızar mısın?" diye sordum. Annem de karşılığında "Birileri kendinden büyük birine aşık olmuş galiba." dedi. Ama siz aklınıza şimdi düşünceli ve sevecen bir anne getirdiniz dimi? Normalde dünyanın en tatlı anne cümleleri arasına girebilecek olan bu cümle annemin vurgu ve tonlaması ile şu hale geliyor: "Birileri kendinden büyük birine aşık olmuş galibaaaa!!!21!21!1! Haaa?!'!1" ve beynim bu cümleyi şu şekilde algılıyor: "Ebenin amı ya, ne diyosun kızım sen?! Kesinlikle biz seni o hastahanedeki esmer bebekle karıştırdık, o bizim bebeğimizdi." Gidip olmayan sevgilisi için de bu soruyu zaten ancak telefon sapığına sapıklık yapan mal sorup annesini işkillendirir.

Uzun yazı, özet geçiyorum beyler: Rüyalarım da en az kendim kadar saçma.

Beyza Nur

19 Şubat 2014 Çarşamba

OKUL BENSİZ GÜZEL

Okula gitmediğim gün arkadaşlarımın beni çok özlediklerini, sıkıntıdan patladıklarını, bensiz okulun katlanılmaz bir yer olduğunu düşündüklerini düşündüm. Zaten dakika başı attığım mesajlardan aldığım cevaplar da bu düşüncemi kanıtlar nitelikteydi.

Arkadaşlarımın söyledikleri:
"Sıkılıyoruz bi şey yapmıyoruz." 
"Biyolojici bi sürü sıfır dağıttı la iyi ki gelmedin."

Gerçekte olan:
-Okulda dönemin ilk kavgası çıktı, 11. sınıflar kavgaya gitti.
-Nurşi ile Zeyzey barıştı.
-Diğer arkadaşlarımın hepsi Zeyzey ile barıştı.
-Berat ile Nurşi kavga etti. Berat, Nurşi'nin sırasına ayaklarını koyunca Nurşi sinirden deliye döndü. Berat bunun üzerine "Bu sıranın yarısı benim ve ben şu an teknik olarak kendi sırama ayaklarımı koyuyorum." dedi, Nurşi de Berat'ı tehdit etti, bunun üzerine Berat ayaklarını indirdiği gibi sırayı da ıslak mendille sildi.
-Biyoloji öğretmeni ikinci derse girmedi.

Bense tüm bunları yarım saat önce telefonla öğrendim, bildiğin birileriyle kavga etmek ve birileriyle barışmak için benim okula gelmememi bekliyorlarmış. Çok ayıp cidden, utanmasalar arkamdan atomu parçalayacaklar, uzaya adam gönderecekler, hatta puding partisi verecekler! Bu arada yemekhanede de puding vermişler tatlı olarak, yemekhanenin bile beni sevmediği bir hayatı yaşıyorum.

Beyza Nur

18 Şubat 2014 Salı

YÜS PUAN YAZISI

Her şey son sınıf öğrencisinin koridorda bir yirmilik bulması ile başladı. Okul koridorunda gördüğü yirmiliği eğilip aldıktan sonra bu yirmiliğin az önce koridordan geçen okul müdürüne ait olduğunun farkına vardı. Ona vermek istedi ama müdür merdivenlerden inmişti bile. Son sınıf öğrencisi okul müdürünün arkasından bu parayı vermeye gidemezdi, buna zamanı yoktu. Bu parayı götürüp iki saat durumu açıklayana kadar üç soru çözebilirdi, onun test çözmesi gerekiyordu zira o binlerce üç sene boyunca yatmış ve son sene sınava çalışmaya başlamış yaşıtından sadece biriydi. Hemen parayı yanında bir bayan hocası tarafından bilekliğine laf edilen Beyza'ya uzattı. 

Zavallı Beyza'nın öğretmeni bilekliği çıkarmasını istediği gibi okul kıyafetine uymadığını da söylüyordu. Pes yani pes, sanki okul formasına herhangi bir şey yakışabilirmiş gibi konuşuyordu dengesiz öğretmen, okul formasının en önemli özelliği kendisiyle hiçbir şeyin  uyumlu olmamasıydı.

Beyza, son sınıf öğrencisinin durumunu daha önceden bildiği için "Sen niye götürmüyon abi yaa" demeden aldı parayı, gitti müdürün yanına, uzattı parasını. Müdür paranın kendine ait olmadığını söyledi. Hem zaten bulma mal da haram diye ekledi müdür. Sanki daha önce hiç okul aidatlarından cebe indirmemiş gibi ne de güzel söylemişti "Almam ben bunu haram." diye. Hayır yirmi liraydı yani, alsa ne olurdu, zavallı Beyza'yı uğraştırıyordu. Beyza bu parayı ne yapması gerektiğini sordu. Müdür de "Müdür yardımcısına götür şimdi kızım sen onu, nerede bulduğunu da söyle, eğer sahibi gelip aramazsa parayı okul aile birliğine bağışlarız."

Okul müdürü yemekhanede üzerine tepsi devirdiği günden beri şapşik biri olarak hatırladığı Beyza'yı yirmilik olayından sonra ahlaklı bir öğrenci olarak tekrar tanıdı. Oysa ki Beyza bu sıfatı hak edecek hiçbir şey yapmamıştı. (Şapşik birisi sıfatından bahsetmiyorum, onu hak edecek birçok şey yapmıştı.) Fakat Beyza okul müdürüne aslında sandığı gibi biri olmadığını asla söylemedi, hatta bu sayede bazen yemekhaneye arkadaşlarından ayrı gidip, sıraya müdür ile muhabbet ederken girip bir güzel kaynadıktan sonra tepsisini alıp arkadaşlarının yanına gidiyordu. Beyza okul müdürü ile kanka olmayı seviyordu.

Beyza Nur

16 Şubat 2014 Pazar

EVREN BU SEFER MERCİMEKLİ MESAJ YOLLAMAYA ÇALIŞIYOR SANIRIM

Süpersonik tatlısın ^.^
Günümün üçte birini geçirdiğim güzel okulumun -kendimi okulumun güzel bir yer olduğuna inandırmaya çalışıyorum da- yemekhanesinde yemek yerken, yanımıza bir kız geldi ve Nurşi'nin kulağına eğilip bir şey söyleyip gülüp gitti. Sonra ben de Nurşi'ye kızın ne dediğini sordum, afiyet olsun falan demiş, yarım saniye boyunca afiyet olsun kelimesinin insan yüzünde bu kadar büyük bir gülümseme yaratabilecek bir etkisi olup olmadığını düşündüm, saniyenin geri kalan yarısı boyunca da afiyet olsun demenin ne zamandan beri kulağa söylenecek kadar gizli bir şey olduğunu düşündüm, sonraki bir saniyede de bu kızın son zamanlarda etrafımızda gördüğümüz aklıma geldi ve "Bu kız sana takmış gibi, aslında bana da takmış olabilirdi ama genelde ben takılacak bir insan değilimdir." dedim, ki haklıydım değilim, Nurşi de "Bana takan öyle çok var aslında." dedi, sadece şaka yapmıştım: "Belki de senden hoşlanıyodur."

Aldığım ilk kaşıkta annemin pilavından daha kötü bir pilavın dünyada var olabileceğine inandıran pilavın üzerine karabiber serpmeye çalıştım -onu yeme gibi bir planım yoktu ve ilk ders fizikti akabinde de matematik görmüştük yani böyle davranışlarda bulunmam normal- ama sadece serpmeye çalışabildim çünkü karabiber bitmişti. O an karabiberin değerini, karabiberin uzun zamandır doldurulmadığını ve bulunduğu kabın camına tozlarının yapıştığını ve bu sebeple doluymuş gibi durduğunu anladım. Ardından biberliğin kapağını açıp içine su doldurup biberliğin camlarına yapışmış karabiberi temizleyip biberliğin boş olduğunu anlamalarını fark etmelerini sağlamak istedim, son zamanlarda kendimi halk kahramanı olmaya adadım da.

Yemekhanedeki biberliğe sürahideki suyu dökerek halk kahramanı olunmuyormuş efendim. Sadece masadaki arkadaşlarınızın tepkisini alıyormuşsunuz "Napıyosun allaşkına Beyza, dünyanın en gereksiz işlerini yapan insanları seçilse ilk elliye girersin yemin ediyorum." gibisinden, sonra biberlikteki karabiberli suyu çorba tabağınıza döküp mercimekli karabiberli suyu çöpe dökerken yemekhane görevlisinin zombi bakışlarının hedefi oluyormuşsunuz, o kadar. Cidden bu insanlara da yaranılmıyor ha! 

Yemekhaneden çıktıktan sonra bahçede yürüyüş yaparken biyoloji öğretmenimle karşılaştım, Nurşi'ye takan kızın koluna girmiş arka bahçede dolaşıyorlardı. Sonra biraz konuştuk onunla, giderken de "Sizinle de yürüyelim bi ara kızlar." dedi. Ki bunu söyleyen hoca iki gün öncesinde koridorda dolaşırken yanına gidip sorduğum soruya cevap verme tenezzülünde bile bulunmamış hocamdı (Sonra da ben sınıfta "Tamam sevmezsin ama bu kadar da belli etmezsin." diye bağıra bağıra dolanmıştım tüm gün.) ciddi bir gelişme var şimdi kadında takdir etmek lazım.

Sayın evren, yine bir mesajlar filan noluyoruz?! Sen şimdi bana sanki her gün birileri gelip kankamın kulağına devlet sırrı verirmiş gibi afiyet olsun diyormuş gibi davranmam gerektiğini mi anlatmaya çalıştın? Yoksa olay daha mı ciddi, bir dahaki sefere karabiberli suyu arkadaşımın içinde mercimek çorbası olan kasesine dökmemle ilgili ders mi verdin? Eğer böyleyse sana söz, bir dahaki sefere o karabiberli su arkadaşımın mercimek çorbasının içinde olacak ama karşılığında sen beni biyolojiciyle saçma diyaloglara sokmayacaksın, anlaştık dimi?

Beyza Nur

10 Şubat 2014 Pazartesi

SİFONLU FİKİBOK

Yaklaşık otuz iki saattir uykusuzum. Dün son tatil günümdü ve ben saniyesi saniyesine kullanma kararı alıp bu sebeple uyumadım. Sabah okula giderken yirmi üç saattir uykusuz olmanın üzerimde oluşturduğu etkiyle ben, bir zombiden farksızdım, oysaki zombiden değil vampirden farksız olmam gerekirdi, işte tam bu sebepten dolayı kendimi soğuk su ile şoklayarak uyandırdım. Bu işe yaramasaydı kafamı klozetin içine sokup sifonu üzerime çekebilirdim, ki bu oldukça sağlıksız olurdu.

Sabah servisim değişmişti ve tamı tamına otuz beş dakika gecikti, ben de ıslak saçlarımı dışarıda kurutmuş oldum. Şimdi başım çok kötü ağrıyor, sanırım bu yüzden, uykusuzluktan da olabilir tabi. Servis beklerken karnım acıktı ve ben de servise ilk binen arkadaşımı arayıp servisin henüz ona gelmemiş olduğunu öğrendikten sonra bakkala gidip karnımı doyuracak bir şeyler almak üzere komşumuzun avlusundaki beni gördüğü her yerde kovalayan köpeği aştım. Tam bu sırada birisi bana doğru minik bir taş attı, normal şartlar altında dönüp bakardım ama köpekten ölümüne korkuyordum ve köpek isterse beni bulunduğum noktada da kovalayabilirdi -böyle düşününce köpeği aşmamış oluyorum- ve ben de anormal şartlar altında olduğum kanısına vardıktan sonra bakkala doğru yöneldim, kahvaltımı oluşturacak abur cuburları aldım ve bakkaldan çıktım. Çıktığımda minik taşın sahibi ile karşılaştım, kendisi de oldukça minikti.
"Bakıyorum beni görmezden geliyosun." 
"Hayır sadece gerçekten görmedim, naber?"
"Sabah sabah nereye, sevgilinle mi buluşucaksın hahahaa."
"Evet evet, üzerimde okul forması ve sırt çantası ile sevgilimle buluşmaya gidiyorum sabahın köründe çünkü ben manyağım, bu kekle çikolatalı sütü de sevgilime götürüyorum zaten, onu etkilemek için aldım, keki kendim yapmışım gibi davrancam, sütü de inekten kendim sağdım diycem." (Tam burada telefon kulübesinin önündeki kadın bana kınayıcı gözlerle baktı, sanırım ciddi olduğumu düşündü ya da beremin rengini beğenmemiş de olabilir.)
"Nereye gidiyosun o zaman?" 
"Dedim ya sevgilimin yanına diye, aaa yalan borcum mu var sana?"
"Ben gidiyorum arkadaşımın evine uğruycam daha, sana iyi dersler. Görüşürüz Fikiboookk"

Bu çocukla iki üç gün önce parkta tanıştım ve açıkçası parkta görmeden önce bizim mahallede oturduğundan bile haberim yoktu. Nazlı ile dışarı çıkmıştık ve eve giderken parkın içinden geçmiştik, o sırada ayağıma top geldi ve biraz oyuna dahil oldum, bu küçük arkadaşımın kankası bana "Sen Ronaldo'nun kız kardeşi misin?" dedi ve ben de "Heralde olum, ne sandın?!" diye beklemediği bir tepki verdim, sanırım sadece geçip gitmemizi bekliyordu. Neyse biz Nazlı ile maçı izlemeye karar verdik. İlk başta kalenin nerede olduğunu, kimin hangi takımdan olduğunu hiç anlayamamıştık ama sonradan arkadaşlar bize izah ettiler. Oyunun çok çok çok sonuna, hatta en sonuna yetişmişiz, bankta oturmamız üç dakika olmamıştı ki maç bitti. Biz, bizim zamanımızda mahalle maçları bu kadar kısa sürmüyordu diye bir isyanda bulununca bize bunun bir mahalle maçı olmadığını, her birinin farklı mahallelerin çocukları olduklarını ve maçın çok önceden başladığını açıkladılar. Ama bu açıklamaya hiç gerek yokmuş, beş dakika sonra başka maç başlattılar, biz de izledik, olur olmadık yerlerde tezahürat yaptık ve bizi parktan kovdular.

Ertesi gün tekrar dışarı çıktığımızda Ezra üçüncü bir tekerlek edasıyla "Ben de geliyoruuum" yaptı ve saat zaten beş olmuştu, biz de bari Ezra'yı parka götürelim dedik. Parka gittiğimizde maç yapan çocuklar yine oradaydılar. Sokakta bir köpek bulmuşlar, bize gösterdiler. Hepsiyle tanıştık, üç ve on üç yaş aralığındaydılar, bize köpeklerinin adını "Prezervatif" koyduklarını söylediler. Bu adı onlara bankta oturup cool durma çabalarına girmiş yaşıtım olan ergen bir karşı cinsim önermiş, ben de onlara Prezervatif'in çok kötü bir köpek ismi olduğunu ve "Fikibok"un kesinlikle bir köpeğin sahip olmak istediği bir isim olduğunu söyledim ama benim önerdiğim ismi beğenmediler. Bari Çükübik koyun be, dedim de dinletemedim.

Beni sabahın köründe sevgilimle buluşmaya gitmekle itham eden çocuk -o da on iki yaşındaymış- o gün de abisinin eski sevgilisi olduğumu iddia etti. Ama yok öyle bir şey, abisinin adını duymuştum da çıksam hatırlarım, henüz o kadar bunamadım. (Tuhaf olansa parktan çıktıktan sonra abisinin bana seslenmesiydi. Arkama bakmadan uzaklaştım.) Yine aynı çocuk ve kankası bana karşı bankta oturan yaşıtım ergen şeysinin tüm boklarını anlattılar, çok kafa çocuklar allah için, süper dedikodu yapıyorlar. Çocuklardan biri -biraz daha ergencesi, on üç yaşlarında olanlardan- kendisinin bizim ilçede baya ünlü olan bir çocuğu dövdüğünü iddia etti, ünlü olan çocuk baya iri yarı bir şey, küçük olan yumruğunu sallasa yüzüne yetişmez o derece yani. Ben de "Yok ebenin şeysi, ben de İron Man'in karısıyım zaten." dedim, küçük çocuklardan biri hemen benle dalga geçti (ya da gerçekten inanmış olabilir çünkü dört-beş yaşındaydı sanırım) "Harbiden mi, harikaaaa." "Evet evet, hatta çocuğumuz oldu, o da demirden, onun da filmini yapmayı planlıyolar şimdi 'Demirin Oğlu.' diye, çok beğenilecek bu film diyolar, söylediklerine göre Alacakaranlık'tan bile daha popüler olacakmış."

Akşam sekize kadar o parkta takıldık. Salıncağa binip uzun bir süre inmeyerek bize onun bir taht, kendisinin de o tahtın varisi olduğunu düşündüren ve parka bir saltanat havası katan küçük kız hakkında "Gidin salıncağın önünde bekleyerek psikolojik baskı yapın." diye bağırarak çocukları örgütlendirmeme rağmen çocuğuna bir kere bile "Bu kadar yeter annecim in hadi salıncaktan." demeyen ve üstüne üstük çocuğun eline yiyecek verip "Sen burdan kalkma, bitir elindekini cips de vercem." diyen annesine sinirlenip bizzat kendim salıncağın önünde bekledim ve "Ben senin yerine salıncak sırası beklerim Ezra, eğer kız o salıncakta fosilleşmeden önce inerse ve senin götün hala bu salıncağa sığarsa binersin canısı." dedim. Bu parktaki toplamda zaten iki olan annelerin ikisini de sinirlendirmiş olacak ki "Ayıp ya, çocuklara da kötü örnek oluyo." diye söylenerek çocuklarını anında alıp dışarı çıktılar. Ben bunları yaparken bu sabah tekrar karşılaştığım çocuk Nazlı'ya asılmış, iğrençti, biz de parktan dışarı attık böylece kendimizi. Eve gelince de Ezra olayları öyle bir anlattı ki kendimi küçücük çocuklarla yatmış gibi hissettim, o da ayrı bir mesele.

Yine çok konuşmuşum, özet: Bir daha asla otuz iki saat uyumamak gibi bir hata yapmamalıyım ve parkta kendimden küçük çocuklarla kanka olmamalıyım.

Beyza Nur

4 Şubat 2014 Salı

KARAMSAR HİÇ OLMADI ASLINDA-2

B. ve C. evde tek başına değildi. O akşam anneannesinden tut halasına yedi sülale B.lerin evindeydi. B. mutfaktan abur cubur almaya gittiğinde C. ve E. konuşuyorlardı. "Bak E. bu çocuk sence nasıl?" "Bu çocuk bu fotoğraftaki hangi kızla çıkıyo?" "Sen tahmin etsene. Ona göre parçalıycam kızı." "Sarışın olanla çıkıyodur, çocuk da sarışın da çirkin, esmer kız o çocuğa bakmaz." B. mutfaktan gelene kadar C. potansiyel erkek arkadaşının sekiz yaşındaki küçük bir kız tarafından gömülmesinin verdiği acıyı yaşadı. Bu E. de herkesleri gömüyordu!

B. mutfaktan aç bir insana üç ay yetebilecek kadar abur cubur getirdikten sonra -ki onlar üç aylık abur cuburu tek gecede bitirmeyi başarmıştılar, sonra C. neden kilo alıyor, diyorlardı- C. potansiyel erkek arkadaşının E. tarafından nasıl gömüldüğünü B.ye anlattı. B. konuyu değiştirdi. "Seninki neyse de, ben şu yeni çocuğun numarasını aldım, mesaj atsam mı atmasam mı?" "Atma bence, ilk mesajı o atsın, bana bak, potansiyel sevgilimin ilk mesajı atmasını aylardır bekliyorum." "İkimizin de bildiği gibi, potansiyel sevgilin asla sana ilk mesajı atmıycak, çocuk seni tanımıyo!" İşte o anda B. ve C. aslında C.nin potansiyel sevgilisinin hiç de potansiyel olmadığını anladılar.

Gece olup yedi sülalenin altısı kendi evlerine dağıldıktan sonra B. ve C. film izlemek için doğru bir zaman aralığında olduklarını düşündüler. (Onların bir şeyler düşünmesinin ne kadar sağlıklı bir durum olduğu tartışılırdı.) B. üç dakika sonra "Film çok yavaş ilerliyor." diye isyan etti, C. de ona filmin henüz başlamadığını hatırlattı ama C.nin atladığı bir nokta vardı "Sorun da orda zaten, filmin henüz başlamamış olmasında." B. tarihte ikinci defa çok haklıydı. [İlki için (Bkz: 1 Eylül'de B.nin ilk haklı çıkışı)]

Filmin ortasında her zamanki gibi tuvalete gitme ihtiyacı duyan B. "Çişim geldi laaan bensiz izleme hemen geliyorum." dedi, her daim arkadaşının selametini düşünen (!) C. de onu uyardı: "Yatağın kenarında ters çevirilmiş sandalye var, az önce götüme battı, yataktan kalkarken dikkat et ayağın çarpmasın." C.nin sandalyenin varlığını söyleyip tamı tamına üç santim uzağında duran sandalyeyi kaldırmaması da ayrı bir üşengeçlikti doğrusu. B. yataktan inip sandalyeyi kucağına alıp mutfağa götürmek için çabalarken B.nin annesi ansızın içeri daldı, B. sandalye kucağında havaya fırladı.

Film bittikten sonra B. yeni çocuğa mesaj atma kararı aldı. Bu kararı almasında C. ve potansiyel sevgilisinin beş aydır çıkamamış olmalarının da etkisi vardı, B. galiba onlar gibi olmak istemiyordu. B. mesaj atmak üzereyken C. onu durdurdu. "Dur, yapma, gece gece atarsan sapık gibi gözükürsün, zaten sapıkça bi mesaj atıyosun." B. hiç de oralı olmadı "Eee, zaten öyleyim, alınmadım farkındaysan." B.nin ne olduğunu bilmesini güzel bir şeydi tabi.

B. ve C. gece iki buçuk gibi mutfağa girip portakal ve mandalina yediler. (Aslında mandalina yemeyeceklerdi ama B. her gün yeteri miktarda mandalina almazsa saçmalıyordu, alınca da saçmalıyordu, B. hep saçmalıyordu, ama o an bunu düşünemediler.) Mandalina yerken C. nin aklına çılgın bir fikir geldi: "Suyun içine portakal atarsam tekila olur mu?" " Nerden çıktı ya olmaz heralde." " Niye olmuyo ya olmalı bence. Olsa nolur ki? Olsun azcık yeaa." Ardından B. elindeki pıçağı C.ye uzattı ve "Kendini pıçaklamanın tam zamanı bence." dedi, C. portakal yemeyi ve saçmalamayı bıraktı, B. deliydi sonuçta, ne yapsa yeriydi.

Fazla mandalina ve portakal B. ve C.de beyin uyuşukluğuna yol açmıştı. Bu beyin uyuşukluğunun etkisiyle camdan aşağı portakal suyu -ki C. hala onun tekila olduğunu düşünüyordu- tükürmeye başlamışlardı, her ne kadar aşağıdaki kovayı hedef aldıysalar da -kovanın neden orada olduğu ayrı bir merak konusu- sürekli ıskalayıp nazar boncuğu desenli geyikli tayt giyen köpeğe denk getirdiler. Bunun üzere nazar boncuğu desenli geyikli tayt giyen köpek dile geldi, anlaşılan nazar boncuğu desenli geyikli tayt giyen köpek aynı zamanda nazar boncuğu desenli geyikli tayt giyen ve konuşabilen bir köpekti. Nazar boncuğu desenli geyikli tayt giyen ve konuşan köpek B. ve C.ye küfretmeye başladı. B. bir çığlık patlattı " Nazar boncuğu desenli geyikli tayt giyen konuşan ve küfreden köpek! İnanmıyorum gerçek miymiş ?!" C. korkarak camı kapattı, nazar boncuğu desenli geyikli tayt giyen konuşabilen küfürbaz köpek de neyin nesiydi? Anlaşılan gençler geçen sefer katıldıkları burun dikenler kulübünü bırakıp köpek ırkları kulübüne başlamalılardı.

(Sabah kalktıklarında her şeyin portakal suyunun etkisiyle olduğunu düşünüp -ki C. o zaman bile tekila olduğunu düşünüyordu- burun dikme kulüplerine gittiler.)

Dipnot: Bu yazı kesinlikle potansiyel sevgilileri ve nazar boncuğu desenli geyikli tayt giyen konuşan küfürbaz köpekleri aşağılamak için yazılmamıştır.

Dipnot 2: Özür dileriz gece saçma sapan mesajlar gönderdiğimiz yeni çocuk, hep portakal suyundan.

-Tarihten ilham alınarak kurgulanmıştır.-
-Gerçekten Berkay'da benim sevgilim olma potansiyeli var mı B. ?-
-Bu sefer "Belki de vardır." diyemiyorum, saçmalama C.-

Normal Can: Ben hala da onun tekila olabileceğini düşünüyorum. O tekila olmalıydı.
Normal Beyza: Normalde bile normal değilsin Can.
Normal Can: Sıçtın azıma. (Üzgün surat)

Beyza& Can -Namı diğer B. ve C.- (Sanki söylemesek anlamamışlardı B.)

En dipnot: Cidden benim Berkay'la çıkma şansım yok mu ya, çocuk beş aydır sevgilisinden ayrılmadı evlenirler artık. Hıh.

KARAMSAR HİÇ OLMADI ASLINDA-1


Başlıkta hayır yok yazmayalım bence.
Olmuyorsa zorlamamalı.
Çevreye verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı çok pardon.

Beyza& Can

3 Şubat 2014 Pazartesi

KARMAN ÇORMAN MADDELER-5

1-Çaki ilk doğduğunda babamlar çok ağladığını doktora söylemişlerdi. Doktor da "Çocuk çok ağlamıyor, belli bir yaştan sonra tabi sesi kaldıramıyor kafa, ondan çok geliyordur." demişti de bir şey olmamıştı, ben "Yapmadan önce bana sorsaydınız ben size yaşınızın geçtiğini söylerdim zaten." dediğimde terbiyesiz oluyorum arkadaş, bu mudur adalet?!

2-Bilgisayar masamın etrafı ilk defa çöp kutusu gibi değil, nasıl olduğunu bilmiyorum ama çok duygulandım. (Annem de öyle.)

3-Üzülerek söylüyorum ki Nazlı beynini bu gün yere düşürdü.

4-Annemi cidden anlamıyorum, akşam yemeği için yaptığı dört parmak kalınlığındaki sarmalar hakkında "O değil de sen bu sarmaların yanına boşuna yemek yapmışsın, ben mesela bu sarmalardan bi tane yesem doyarım. " deyince kızıyor, "Zahmet etmeseydin keşke anne tek tek sarmaya, bir tencere içi tek bir yaprağın içine boşaltsaydın." deyince de kızıyor. Hani ilk söylediğime kızmasını anlayabiliyorum, ama ikincisinde tamamen onu düşünerek demiştim ben o cümleyi, o yorulmasın diye.

5-Acaba ben de Çekoslavakyalılaştıramadıklarımızdan mıyım? Çünkü kendimi çok Çekoslavakyalılaştırılmamış hissediyorum da son zamanlarda.

Beyza Nur

1 Şubat 2014 Cumartesi

TÜKENMİŞLİK SENDROMU

Yazı yayınlandıktan sonra eklenen resim.
-Aslında şimdi yayın yazasım var.
-Benim de.
-Yazcak bi şey yok.
-Bende de.
-Ben aslında üşeniyorum.
-Ya sen yaz abi ben yaza yaza tükendim Serdar Ortaç misali kendimi üç yayındır tekrar ediyorum.
-Bende bi şey yok yatıp kalkıyorum sadece. Bende Özledim'in finalini yazıyım istersen.
-Neden yazasın? Bu arada neden One Direction eskisi kadar revaçta değil?
-Bu seni neden ilgilendiriyo?
-Şu an tükenmişlik sendromu mu yaşıyoruz?
-Sen napıyosun orda?
-Face kamerasını kullanarak saçımı düzleştiriyorum, ya sen?
-Allah belanı versin Beyza! Ama güzel fikir. Ayna icat edilmeseydi bu kullanılırdı ha.
-Kesinlikle, ama arkadaşın görüntülü arayınca bırakmak ve onunla konuşmak zorunda kalıyosun orası kötü.
-Sen ona da bi çözüm bulursun ehehehebiyahahdeayaalaaha.
-Ne dedin anlamadım?
-Gülüyodum bi şey söylemiş gibi oldu.
-Neyse bence camdan atlayalım.
-Hayır ya, senin camdan atlayınca bi bok olmuyo, ayaklarımız yere değiyo daha atlamadan.
-Yaşlandın Nazlı.

Beyza&Nazlı

30 Ocak 2014 Perşembe

KUAFÖRÜN GAZABI


Eskiden bizim kuaförün çırağının sohbetleri çok güzel olurdu, şimdi ise katlanılmaz. Çünkü sürekli sevgilisinden bahsedip duruyor, sürekli! Dünkü konumuz da sevgilisinin ona almış olduğu hediyelerdi. Sırf konumuz bu sefer sevgilisinden farklı bir şey olsun diye babamın doğum gününün yaklaştığını ve hediye düşündüğümü söyledim, keşke söylemeseydim.

Benim babama ne alacağımı bilmezmiş ama kendisi hep sevgilisini alacağı hediye hakkında yönlendirirmiş.
Ne alacağını söylemezse sevgilisi gidip yüzük falan alırmış, yüzüğü ne yapsınmış, yüzük takmayı sevmiyormuş, satsa hediyeymiş satılmazmış.
Çocuk canı sıkıldıkça kıza hediye alıyormuş!

Bir sevgilim yoksa kollarımda, napıyım pırlantayı parmağımda, gibi bir şekilde Nil'e bağlayacaktım ki bunun çok saçma olacağını fark ettim, çünkü;
1-Nil'e bağlamak için ilk önce bir kendi kendime almış olmam gereken bir tek taş lazım.
2-Kızın hem kolunda sevgilisi hem de parmağında yüzüğü var. (Kapak olsun bana!)

Nilleşerek bir yere varamayacağımı keşfettiğimde sustum, biraz daha sevgilisini anlatmasına izin verdim. Zaten izin vermesem de anlatıyordu, yani değişen bir şey olmadı.
Ölümcül darbe benden son anda geldi: "Ama iyi çocuk bulmuşsun kız, seni ne kadar seviyor, demek ki çocuk iç güzelliğe önem veriyor."
(Ne dedin öyle ben, çirkin mi dedin kıza, yalan söyledin bildiğin taş gibi kız, niye dedin ya, millete laf sokuşturmak benim haddim mi, pıçakla çabuk kendini, Nazlı'nın bıçaklamasını beklemeye vakit yok.)
"A, iç güzelliğe önem veriyor derken?"
(Artık dedin, lafının arkasında duracaksın, ölmek var erkekliğine bok sürdürmek yok, kıvırmayacaksın Beyza!)
"Ee, yani iç güzelliğe önem vermesi iyi değil mi ya sence de?"
(Kıvırdım mı sanki birazcık?)
"E yani, güzel tabi, öyle."

Kıvıramamışım, kıvırabilseymişim iyi olurmuş aslında. Çünkü gitmeden önce aynaya baktığımda sağ kaşım yamuktu, demek ki ölümcül darbe yeterince son anda gelmemiş, kapıdan çıkarken falan gelmeliymiş o, henüz kaderim kuaför çırağının ellerindeyken değil.

Normalde kaşını yamuk alacak adamı kuaför salonuyla beraber havaya uçuracak olan ben, hiç sesimi çıkarmadım, çünkü hatamı biliyorum, hatamı bildiğim gibi susmayı da bilseydim iyi olacaktı ama neyse artık, zaten tatil bitene kadar çıkar ya birazcık kaşım, olmadı kaş kalemi falan, ay ağlıycam sanırım.

Beyza Nur.

27 Ocak 2014 Pazartesi

SALINCAK TATİLİ

Geçirebilecek en kötü tatili kim geçirebilirmiş, tabi ki de ben! Pardon ya, geçirilebilecek en kötü tatili Oski geçiriyor çünkü o ebeveynleri tarafından yarıyıl tatilini köyde geçirmeye zorlanmış sayısız gençlerimizden sadece biri.

Oski'nin daha iyi bir tatil geçirebilmesi için elimden geleni yapıyorum. Aslında sadece ona canının daha az sıkılmasını sağlamak için bir salıncak yapma fikrini verdim. Kaldı ki elimden gelenin hepsi de bu zaten, o zaman haklıyım elimden gelenin hepsini yapıyormuşum, rahatladım şimdi ya.

Bu arada Oski salıncak fikrimi ciddiye aldı, bu gün gerçekten salıncak kurmuş, bana haber verdi. Sonra ben de ona "Ne salıncağı ya, sen niye beni dinliyosun, benim dediğimi de yaptığımı da yapmıycaksın öğrenemedin mi daha, çabuk in o salıncaktan ve lise üç öğrencisi gibi davran, ben yapmıyorum senin şu yaptığını!" dedim ama dinlemedi, salıncağı sevmiş de, ben de madem salıncağı kurdun, o zaman salıncağa benim adımı ver dedim, sonrasında yapma ihtimali olan milyonlarca iğrenç şakayı saniyenin onda biri gibi kısa bir sürede aklımdan geçirip "Şaka ha, sakın benim adımı falan verme." diye düzelttim. Ki keşke düzeltmeseydim, "Artık geç kalmıştın zaten, ben salıncağımın adını Feriha koydum." dedi, gülmemi bekledi, gülmedim, gülemedim. Tıpkı Ezra'nın bana gülemediği gibi. Aslında Ezra bana gülmeliydi, dur bi anlatıyorum o zaman.

Dün Ezra ve arkadaşı oyun oynuyorlardı, oyuncak hayvanlarla falan, ben de küçükken benim yaptığım gibi barbileri Ken ile öpüştürüp seviştirmesinler diye başlarında duruyordum, herkesi kendim gibi sanıyorum da. Sonra Ezra arkadaşına "Atımı sana veriyorum ama sen de bana o köpeği vericeksin." dedi, ben de bunun üzerine hiç bekletmeden "At, avrat, silah, bu üçünü kimseye ödünç vermiyceksin kardeşim!" deyiverdim. Geçen gün Nazlı'nın "Adı Kezban kendisi de kezbanus zaten." esprisine abartısız dört dakika boyunca anıra anıra gülmüş olan kardeşim Ezra, benim bu cümlem üzerine "Komik miydi şimdi? Bu evde herkes de komik olmaya çalışmaya başladı." demesin mi?! Yani komikti bence, en azından Nazlı'nın o kendisinin bile gülemediği iğrenç esprisine gülen bir insanın normal şartlar altında gülmesi gerekirdi, hiç değilse beni, biricik ablasını -küçükken ona hiç bakmamış olmam tek ablası olduğum gerçeğini değiştirmez- sanki espri yapmamış gibi davranmak zorunda bırakmamak için gülmeliydi. Ayıp ayıp, gençlik nerelere gidiyor?!

Beyza Nur

25 Ocak 2014 Cumartesi

OKUL FORMALARIMIZ KAPI KİLİTLERİ İÇİN


Başlığı ben de anlamadım gençler, başlığı görmezden gelin.
---
Karne günü felaketti. Ama sadece perşembe günü yüzünden, değilse tüm dönem boyunca yan gelip yatıp not ortalamamı düşürebilecek ne varsa yapmamdan kaynaklanan bir felaketlik değil bu, tamamen perşembe günü dediğim gibi.

Karne gününden iki gün önce evimize bir ön yerleşme yapmış olan Nazlı'yı -her yarı yıl tatilinden önce bir ön yerleşme yapar, karne gününden önceki gece kendi evine gider, karnesini yedi sülalesine gösterme işlerini bitirdikten sonra evimizde kendine ayırdığı yere geri yerleşir,  yaz tatillerinde de ben aynısını yaparım- daima evde olan Çaki'yi ve hayatını okul ile ev arasında gidip gelişlerle idame ettiren bir insan olan beni evde yalnız bırakıp çıktı. 

Perşembe öğleden sonra, Çaki'yle fazla oynamışız, çocuk aşırı enerji tüketiminden sızıp kalmış salonun halısının üzerinde. Onu yatağına yatırdıktan iki üç saat sonra kaldırma gereği duyduk çünkü, çünküsü yok sadece ibnelik.

Aramızdan biri -Nazlı- Çaki'yi uyandırmamaya karar vermiş çünkü çok tatlı uyuyormuş falan filan ama çıkarken kapıya ne yaptıysa artık kapı kitli kalmış. İlk önce evdeki tüm kapı anahtarlarını denedik -bu sırada gürültüden Çaki uyandı- ve hiçbir anahtarın kapıyı açmadığını keşfettikten sonra annemi arayıp "Bu kapının anahtarını nereye koydun hatun?!" dedim, annemse ilk önce kendisine hatun diye seslenilmesinin hoşuna gitmediğini -bunu zaten biliyordum ama anneme bir iki haftadır küsüm ve dünyada onu sinir edebilme olasılığı olan her şeyi yapmaya çalışıyorum, o da bana aynısını yapmaktan çekinmiyor tabii- sonrasında da kapının anahtarının dayımda olduğunu ve onu arayıp anahtarı getirmesini söyleyeceğini belirtti.

Sonrasında uyanmış olan Çaki ağlamaya başladı. Benim aklıma anneannemin çocuk ağlaya ağlaya çatlayacak cümleleri geldi ve cidden çatlar mı diye korkmaya başladım. Annemi tekrar aradığımda "Dayının telefonu kapalı, ben taksiye atlayıp geliyorum bi yirmi dakkaya." deyip kapattı. Bizim evin kapısının olan bir anahtarın neden dayımda olduğunu hala çözemedim ya, neyse.

Çaki çok ağladı falan (iki yaşına geldi ama hala konuşabildiği kelimeler 20 taneyi geçmiyor, ben küçükken öyle miymişim, onun yaşındayken kurduğum cümleler şu an kurduklarımdan iyiymiş, bizim ailede böyle bir efsane dolaşıyor) ama hiç beşikten kalkıp kapıyı açmaya çalışmadı, biz de Nazlı ile beşikten çıkamadığını, atlamaya boyunun yetişmediğini düşündük. Bendeki çocuk gerçekten çatlar mı korkusu gittikçe büyümeye başladı ve Nazlı'ya "Keseri getir!" emrini verdim. Nazlı "Anneni mi beklesek?" dedi, ben de "Çocuk mu çatlasa?!" dedim, sonra o da korktu ve keseri kapıp geldi, ben de kilidi kırdım. İçeri girdiğimizde Çaki'nin beşiğinden çıkmak için en ufak bir çaba göstermemiş olduğunu ve hala yerinde kıpırdamadan yattığını gördük ama bunu görmezden geldik çünkü az önce kısmen kapıyı kırmıştık.

O gün annem eve gelene kadar -yaklaşık on dakika boyunca- evde süper kahraman gibi bir şey durumundaydım. Annem geldi, "Her şey iyi hoş da kapının kilidini kıracağına çilingir çağırsaydın" dedi ve beni göt etti. Sonra Nazlı da evine gitti ve bu göt olmanın acısını kendimi odaya kapatıp Nurşi'ye "Okulda yoktum, sivil mi gelicez yarın?" diye sormakla geçirdim. O da gitmiyormuş okula iki gündür, sınıftan birine sormuş, sivil gelme demişler ona. Nurşi'ye hayatımda hiçbir karne gününe okul formasıyla gitmediğimi ve sadece bu karne gününde okul formasıyla gitmenin saçma olduğunu söyledim ve karşılık olarak "Senin hayatın saçma zaten. Ben uyuyorum, sana iyi geceler." cevabını aldım ve ertesi gün formamı da giyip servisime bindim ve ben hariç herkesin sivil gittiğini gördüm.

Okula gittiğimde ilk önce Nurşi'ye hesap sordum, sonra mantıklı düşünüp "Senin suçun yok ama." dedim (Nurşi sivil gelseydi bana bilerek formayla gel dediğini düşünürdüm ama o da formayla gelmişti) sonra ne zamandan beri mantıklı düşünebildiğimi düşündüm. Sınıfta biz hariç herkes sivildi.

Sonra Beratgiller geldi, bana bir "Anaaa, bu okul formasıyla gelmiş yaaa!" tepkisi verdiler, ben durumu anlattım. (Geri kalan diyaloğu yazmak istemiyorum çünkü arkadaş bana sinirlendiği için biraz fazla küfürlü bir diyalog oldu. Konuşmanın içeriği, benim okula neden sivil gelmediğim, Berat'ın bizim çocuklarla sadece sınıfın ineğinin sivil gelmeyeceği yönünde bir iddiaya girmesi ve benim şu durumda ona para kaybettirmem ile ilgili. Bu arada Nurşi iddiaya giren diğer çocuğa sormuş, çocuk da iddiayı kazanmayı garantilemek için okul forması ile gitmemiz gerektiğini söylemiş, bu da mı evrenin mesajı değil ulan?!)

Asıl bomba, sınıfın ineğinin okula sivil gelmesiydi. Neyse canım ya, zaten not ortalamamız yakın, ayrıca üniformalı olan benim, bildiğin bende gizli ineklik varmış. Kendimi de anlamıyorum, normalde okula sivil gelirim, karne günü okul forması ile. Ama bunlar annemin beni gömmesinin verdiği acı ile oldu, işte bunlar hep annemin suçu, bunlar hep seks.

Yazı çok uzun, üşenen olursa özet geçiyorum: Karne günü herkes sivil giderken okula ben okul formasıyla gittiysem eğer, annem yüzündendir.

Beyza Nur

23 Ocak 2014 Perşembe

KOVALAYAN KÖPEK

Nazlı: O kitapçıyı sevmiyorum ben ya ordaki kadına gıcık oluyorum ben. Ya, niye hep kitapçılar kadın oluyo?
Beyza: Yok, benim gittiğim değil, hatta daha fazla para kazanmak için kızlarla hep kültürel sohbetlere giriyo, ay bebitom yerim yaaa ahhaha.
Nazlı: Ay tatlıdır da o şimdi, nerde ki o kitapçı?
Beyza: Bak şimdi hani bi tane yol var ya, hani yolun kaldırımı var ya, kaldırımda bi ışık var, ışığı tanırsın zaten yanında ağaç var, işte o ağacın yanında bi köşe var, köşeden döndükten sonra köpek var bi tane kovalıyo hep, hatırladın mı, hatırladın mıı?
Nazlı: O kadar muhteşem bi yol tarifi yaptın ki, bi yol bi köşe bi köpek falan, algılamam biraz uzun sürcek bekle.
Beyza: Tamam.

20 Ocak 2014 Pazartesi

FINDIKLI ÇANTA


Okuldan geldiğimden beri odamdan çıkmayan, az önce elinde bir kase fındık, bir paket boncuk ve karabiber bulunan çaki hepsini okul çantamın içine boşalttı. Ben sadece kısa süreli bir şok yaşayarak onu izledim. Çaki beni farkettiğinde odadan çıkıp koridorda koşmaya başladı. Koridorun sonuna geldiğinde kaçacak bir yerinin kalmadığını fark etmiş olsa gerek, kendini yere attı, yanına gidi kaldırmak için kolundan tutunca da ağlamaya başladı. Sonra annem Çaki'nin yanına koştu ve "Naptın Beyza minnacık çocuğa ya inanmıyorum sana?!" diye bağırmaya başladı. Bense olayın en başında bulunduğum odamın kapısından içeri hiç sesimi çıkarmadan girerek "İçeri gelmesin o zaman görür sopanın kralını!" diyerek kapıyı kapattım. Eee, madem son derece saçma bir şekilde iki yaşında bir çocuğu ağlatmakla itham ediliyorum, o zaman havamı da atarım arkadaş!

Beyza Nur

19 Ocak 2014 Pazar

TUTAMAÇLI KAÇIŞ

Yer: BİM
Nazlı: UYKUSUZ HER GECE, BU SOĞUK KAHVEDE, SABAHLARIM BAZEN GÜNLERCE, RÜYALARIMA GELME DİYEEEE!!
Beyza: Ahhahahahhhahahadahaaaa (Yazıldığı şekilde okunur)
BİM'deki Çocuk-1: Kankiiiii! Aynı senin gibi bu kız haaa, hayvan gibi gülüyoooo!!
Beyza:Oha, nası yaaa?
BİM'deki Çocuk-2: Abartma lan! Ben öyle miyinnn?
Nazlı: Ehüheüheüheüüehüe (Yine yazıldığı şekilde)
BİM'deki Çocuk-1: Tövbeee.
Nazlı: Lan siktir git!
Kasiyer: 6 lira 75 kuruş.
Nazlı: Siktin kızı gözünle. Pıçaklarım baak!! Lan o benim sevgilim! Ehüheheü
BİM'deki Çocuk-1: Pıçaklar abi hayvan gibi gülüyo.
Beyza: Olum bi gidin uzakta yaşayın ya. Aşkım gidiyoruz. (Nazlı'nın elinden tutup kapıya sürükler. Cipsleri almayı unutmadan tabii..)
BİM'deki Çocuk-1: (Yine) Tövbeee.
Nazlı: (Dışarı çıktıktan sonra) Çıkarken sana mı çarptı o?! Bilerek çarptı o valla, bak ben dedim sana kesiyo seni diye. Sakalımız yok ki sözümüz dinlensin hıamına. Ya! Çok sinirlendim! Geri dönelim dövücez!
Beyza: Allah aşkına manyak mısın sen yaaaa?!

Yer: Parkta spor yapan teyzelerin yanı.
Nazlı: O değil de, şimdi kaçsak nolur ki?
Beyza: Bi bok olmaz.
Nazlı: Neden kaçmıyoz?
Beyza: Paramız yok.
Nazlı: Nası yok ya, koskocaman beş lira tutuyorum elimde. Yetmez mi ya bira almaya. Ehühehü.
Beyza: Gece buraya gelenlerden alırız birayı. Olmadı kola alırız, Tuğba sana alkolsüz bira yapımını öğretmişti bi ara ehehehehehee.
Nazlı: Hahaaay çok malız biz, sana da hazır puding alırız Hakmar'dan. Oldu bitti işte. 
Beyza: Yarın karnımızı doyurmak için ne yapmayı düşünüyosun jınımm?
Nazlı: Sizin evin ordaki kömürlük şeysinde arkadaşlar vardı hani geçen sefer konuşmuştuk onlar vermez mi ki para yemek falan??
Spor yapan ablalardan biri: Bu gün erkencisiniz, genelde akşam çekmiyo muydunuz siz?
Beyza: Hee abla akşam çekiyoduk da değişiklik olsun dedik işte. Akşam bi işim var benim..
(Abla koşarak uzaklaşır)
Nazlı: Abla çok pis gömdü seni yalnız, sen onun seni gömdüğü kadar gömemedin onu. Neyse, sonra kaçarız canım. Şimdi annem mesaj attı, evin anahtarını almaya gidicekmişiz, sonra geri gelirmişiz. 

Yer: Nazlıların binasının önü
(Annesi Nazlı'ya anahtarını verir.)
Nazlı: Anne biz kaçıyoruz.
Annesi: Ne kaçması, hava soğuk, üşütceksiniz sonra.

Yer: Nazlı'nın odası
Nazlı: (Yandaki karikatürü Beyza'ya gösterir.)
Beyza: Enee tutamaçlı karikatür. Yerim yaa. Bu akşam ölürüm, beni kimse tutamaç, sen beni tutamaçsın yıldızlar tutamaç, bi uçurum gibi düşerim gözlerinden, gözlerin beni tutamaaaç..
Nazlı: Beyza git az ilerde yaşa yada öl sen yaa. Tutamaçlı karikatürü mahvettin!! Okumuyorum bi daha al hevesim kaçtı...
Beyza: Uf tamam sustum ben.

Yer: Nazlı'nın odası
Nazlı: Hadi yaa mesaj att.
Beyza: Atim mi cidden. 
Nazlı: At ya nolcaak. Sanki dünyanın sonu yani. Hadi at mesaj.
Beyza: Atıyorum o zamaaan, ne yazcam ?
Nazlı: İşte az önce söylediklerimi güzel bi cümle haline getirip yaz sen.
Beyza: Attım!!
Nazlı: Oha attın ohaaa. İnanmıyorum sana. Atmasamıydık acaba. Ay çok heycanlı. Ne attın ki şimdi ? Ayy atmasaydık keşkee. Ay cevap verene kadar ölürüm ben. Attık artık boşver..

Beyza&Nazlı

17 Ocak 2014 Cuma

BEN YİNE BAŞLIK BULAMADIM, BEYZA SENDEYİZ O ZAMAN

Küçük bir kızla konuşmaya çalışan ben :

 - Benim adım ne biliyo musun ?
 - Evet.
 - Ne ?
 - Bilmem.

...

 - Büyüyünce ne olucaksın ?
 - Türksel
 - Türksel mi neden ?
 - Türksel olanlar okuyo.
 - Hııı benim ablamda okuyo ama o avea. Bence sende avea ol daha güzel bi meslek.
 - cıx ben Türsel olcam.

...

 - O ne abla ?
 - yemek
 - Ne yemeği ?
 - Pilav.
 - Hımm sanki şurası kırılmış. Sen mi kırdın ?
 - Hıı ben kırdım. Yanlışlıkla düştü pilav kırıldı.
 - Yanlışlıkla mıı?
 - Evet.
 - Tamam.


  Komşunun kızıyla evde tek kalırsam olacağı buydu zaten. Bide ne dediği anlaşılmıyo gıcık oldum iyice. Ben iyiydim komşusuz ne gerek var ki şimdi komşuya? Şuan odanın içinde ordan oraya koşturuyo. Camdan aşşa mı itsem acaba ? Nolcak ki..

Not: Hayır yani komşunun çocuğuna niye ben bakıyomuşum ? Bakmıycaksan yapma. Yakını ölmüş de hastaneye gitcekmiş. Bana ne canım !!

Nazlıı

16 Ocak 2014 Perşembe

YANGIN VUKUUNDA HAFTALIK TEMİZLİK

Bu gün çantamın haftalık temizliğini -yani sözde haftalık, en son ne zaman yaptım hatırlamıyorum- yaparken defterimin içinde yandaki broşürü buldum. Dikkatimi broşürü aldığımda fark etmediğim bilim adamlarının resimleri çekti. Hayır genelde bu resimler yerine dershaneden çıkan Türkiye birincilerinin resimler olur.Bunun gibi mesela. Eğer birincileri bu adamlarsa, baya büyük bir dershane, yani dünyaca ünlü bilim adamları bile bu dershaneden çıkmış. Ayrıca baya da eski olmalı,  açılış tarihi bence yazının icadının öncesinde. Hatta, eski zamanlarda anneler çocuklarını bu dershaneye göndermişlerdi, öğretmenler henüz yazı bile keşfedilmediği için ders anlatmıyorlardı, çocuklar yine bir gün ders boş iken taşlarla oynuyorlardı ve bu sırada ateşi buldular.

Bir de bana boş insan derler, az önce resmen antik bir dershane ortaya çıkardım.

---

Son zamanlarda kafayı bizim okuldaki "Yangın Vukuunda Hareket Tarzı" tablosuna taktım. Şayet yangın falan vuku bulursa, ben gidip vuku ne demek diye düşünürüm, bulursam da oturup bu sefer de "Hareket tarzı derken neyi kastetmiş? Nasıl bi tarz yaratmamız gerekiyo acaba?" diye düşünürüm, sonra da yanarak ölürüm muhtemelen. Eee, akılsız başın cezasını yanan vücut çeker... Bu yüzden okulumuzda yangın olmasın, amin.

Beyza Nur

12 Ocak 2014 Pazar

ZALİMSİN MATEMATİK- 2

"Matematik performansında 48. 51. ve 52. soruları yapamadım cevaplarını kağıda yazıp bana atsana yaptıysan." dediğimde Nurşi'den aldığım güzel cevap:



Şimdi onun sorularını da yapıyorum. Yanlış anlaşılmasın, halimden şikayetçi değilim. Aslında şikayetçiyim, ama alıştım artık. Şimdi izninizle soruları yapmaya devam etmeliyim, Nurşi bana performansın yapamadığı kalan yarısını da gönderecek daha...

Dipnot: Hayır, bari 53'ü yapsaymış, sorular yazsaydı da görseydiniz keşke... 53'ü Çaki bile yapar okuma yazma bilse! Tamam yine abarttım...

Beyza Nur

11 Ocak 2014 Cumartesi

BEYZA'DAN ALINTILAR

Bunu gördükten sonra Beyza'nın böyle
olmasına hak vermemek imkansız.
"Sen, iyilik yapmak, ne alaka, git kedi kes hadi."
Beyza

"Beni aldatan helak olsun panpa."
Zaten bunun Beyza olduğunu söylememe gerek yok, anlarsınız siz.

"Yazar burda, yalnızsan bir kedi al bunu da mı ben söyliyim, demeye çalışmış da sen bi bok anlamamışsın."
Bambaşka bir zamanda yine Beyza.

"Ben artık umursamıyorum ne yapıyolarsa yapsınlar."
Bu da Beyza. Çok değil 4-5 dk sonra yolda, az önce umursamadığı insanı görünce "Olum onun yanındaki Burcu mu bana mı öyle geliyo, yolarım ben bu kızı ama!" tekrardan Beyza.

---
Bi şey eklemiyorum daha fazla saçma olmasın.

Not : Bu sefer notlarım çok az olacak. Çünkü not demek saçmalamak demek ve bu yazıda daha faza saçmalamayacağımı söyledim.

Dip Not : Notlar bitti.


8 Ocak 2014 Çarşamba

FOTOĞRAF MAĞDURLUĞU

Hiç bir amacım olmaksızın, pardon pardon bir amacım vardı evet, face'teki kapak fotoğrafımı değiştirecektim, şöyle diyelim o vakit, sadece kapak fotoğrafımı değiştirmek için birkaç ay önce kullanmayı bıraktığım eski bilgisayarımı açmış, kimse görmesin diye iç içe açılmış klasörler yığınının ancak 10 klasörü açtıktan sonra ulaşabildiğiniz ergen fotoğraflara bakıyordum. O sırada odama yine ansızın dalmış olan annem, aa fotoğraflara mı bakıcaz, dedi ve -işsizlik işte, diyorum ev hanımlığı yakışmıyor bu kadına diye- bir koşuda elinde benim küçüklük fotoğraflarım olduğu bir albümü alıp tekrar yanıma geldi.

Böyle ben bilgisayardakilere bakıyorum, annem bana bir şeyler gösteriyor, kıramıyorum da kadını, "Napıyım senin gösterdiklerini, kapak fotoğrafımı değiştircem ondan bakıyorum." da diyemiyorum, fazladan iki fotoğrafa bakıyorum alt tarafı.

Biz böyle 15 dakika kadar sadece fotoğraflara baktık. Sonra annem Nazlı ve Yasin ile küçükken çekilmiş fotoğrafı gösterdi, ama baya küçüğüz, Nazlı beş, ben altı buçuk, Yasin de yedi yaşında falan. Nazlı ağlıyor, Yasin ifadesiz, ben gülüyorum. İlk bakışta anlam veremediğim bu fotoğrafa biraz bakıp hafızamı da biraz zorladıktan sonra o fotoğrafı çekilirken annemin "Hadi bakıyım, hep beraber öpün birbirinizi!" dediğin, sonra Yasin, Nazlı'nın yanağına ulaşmaya çalışırken yanlışlıkla öpüştüklerini, sonra Nazlı'nın ağladığını, Yasin'in küçük çaplı bir şok geçirdiğini, benim de bu olaydan tuhaf bir şekilde zevk aldığımı ve annemin fotoğrafı çekmek için yarım saat bekleyip tam üçümüzün tipi de dağılmışken çektiğini hatırladım. Ne ben, ne Yasin, ne de Nazlı annemin bize attığı bu kazığı unutmadık, intikamımızı alacağımız gün elbet gelecektir. Ama biz o gün büyük ihtimalle intikam falan almaya üşeneceğiz,o ayrı.

Bu ufaktan hatırlama, anıların depreşmesi ve intikam planları kurma aşamalarını beynimde çok kısa bir süre içinde gerçekleştirdikten sonra "Aaa, bu fotoğrafı hatırlıyorum beeeennn!" diye bir ani çıkış yaptım. Annemse sadece "Hı-hım." dedi, iki saattir sanki o her fotoğrafa, "Aa, bak şurda şöyle yapmıştın hatırlıyo musun?" demiyormuş gibi, sanki ben burnumdan sümüğün eksilmediği, hatta burnumu silmekten etrafının Nurşi ile "kırmızı ruj efekti" yaratmak için kırmızı ruju direk sürüp okula gittiğimiz -kırmızı ruj efektini başka nasıl yaratabileceğimiz aklımıza gelmemişti- günkü kadar kırmızıyken onun gösterdiği her fotoğrafa sanki çok umrumdaymış gibi tepkiler vermemişim gibi. Sonra ben "Ne kadar aptalız ya, çok tatlıyız ama burda. Küçüğüz ya hepimiz." dedikten sonra gülümseyip tekrar kapak fotoğrafı seçimine döndüm, son baktığım fotoğrafı da geçtim, ve yeni fotoğraf, annemin gösterdiğinin hemen hemen aynısı, ben yine gülüyorum, Nazlı tuhaf bir şekilde kafasını eğmiş hüzünlü hüzünlü bakıyor, ama Yasin yok. Yasin nerede, bu fotoğrafın Yasin'i nerede len, Yasinsiz aptal ama sevimli fotoğraf mı olur?!

Ha, doğru ya, Yasin ergenliği benden önce atlatmıştı bu yaz. Göbek erimiş, ses coollaşmış, bütün o geçen senelerde yaptığı "Yusuf'un yüzünü çizme." olaylarına tövbe edilmiş, o artık bir ergen değil. O artık öyle ergen pozlar vermiyor, daha düzgün fotoğraflarımızda herkese ibret verecek düzgünlükte pozlarıyla, o artık bir yetişkin adayı. Ey Yasin ile aramızdaki altı ay, sen nelere kadirsin?!

Özet: Nazlı ile her zaman ergeniz, yıllar bizi değiştirmediği gibi, sevimsizleştiriyor. O anormal davranışlar eskiden "Ay çok şeker ya minnak şeyler yerim sizi." etkisi oluştururken insanlar üzerinde, şimdi "Mal mısınız olum siz?!" tepkileri oluşturuyor, hem de bizim üzerimizde.


Beyza Nur

5 Ocak 2014 Pazar

BİRAZ TERS

O da hayata tersten bakıyor. O benim ruh ikizim... 
Az önce annem odama dalıp bana ters ters baktı ve şöyle bir soru sordu: "Neden yataktan kendini ters sarkıtarak kitap okuyosun?" Tabi ki cevabım çok güzel: "Neden derken? Gayet açık değil mi? Başımın dönmesi hoşuma gidiyo çünkü." Sonra annem "Bence oturarak okumayı da dene." dedi, kapıdan çıktı. Başarılı bir şekilde onu odamdan uzaklaştırmayı başardım. Büyük ihtimalle bu gece bir daha odama falan gelmez. Artık rahatım.

Ha bir de, antrede "Ayynıı (böyle uzata uzata dedi aynen) Salih'le Hakan gibi. (Salih ve Hakan amcalarımdan sadece ikisi) Bunlar sülalecek deli anacım! Ben napıyım?!" diye söyleniyordu sanırım ama bana dediğini düşünmüyorum, ben o kadar deli olamam çünkü. Komşu çocuğunu falan amcalarıma benzetmiştir kesin, veya komşu çocuğunun annesi onu benim amcalarıma bağıra bağıra benzetmiştir, ben onu kendi annemin sesine benzetmişimdir ve bu ses antreden geliyor sanmışımdır, olabilir böyle şeyler. Neyse, bu konu hakkında daha fazla düşünmek istemiyorum zira annem bu sıralar beni çok fazla gömüyor, ben de üzülüyorum sonra.

Dipnot: Son zamanlarda o kadar çok annemden bahsettim ki, her an blogun adını "Beyza'nın Annesi" isimlerimizi de "Beyza'nın Annesinin Kızı" ve "Beyza'nın Annesinin Kızının Arkadaşı" olarak değiştirebiliriz Nazlı ile, görürseniz şaşırmayın.

4 Ocak 2014 Cumartesi

BEYZA KATLİAMI

Perşembe günü, yılın ilk okul günü. Farklı olması lazımdı, en azından daha az biyolojili. Ama hayır, salının aynısıydı. Belki birkaç küçük farkla...

Öğle arasında Berat hayat hikayesini bana, her zamanki gibi saniyede 1000 kelimeye yakın -belki o kadar çok değildir ama çoktu yani- bir hızla anlatırken Nurşi halime acıdığından olsa gerek, "Tuvalete gidelim hadi." diyerek konuşmayı böldü. Sonra tuvaletteyken -hep can sıkıntısından- rehberimdeki herkese mesaj attım, böylece ertesi gün süresi dolacak olan paketimden kalan tüm SMS'leri bitirdim. Mesaj da aynen şu "Bni kaçırıyolelçüşdddfcnfocacavajak" Sonundaki anlam veremediğimiz harflere kadar hepsi aynen yazdım çünkü bu olayda mesajın içeriğinin son derece önemli olduğunu düşünüyorum. Geri dönüşlerden bazıları şu:

- Selam. (En çok bu tarz cevap aldım. Bu geri dönüşü yapan kişilerin de paketinin ertesi gün süresinin dolacağını düşünüyorum. Onlar da Sms'lerini bitirmeye çalışıyorlar. Ne diyim, kolay gelsin.)
- asdfsafdas (Nazlı yani, ondan daha düzgün bir cevap beklemiyordum zaten.)
- Okuldayım ben ya :/ (Oski bu. Olur yani, söylerim onlara, beni kaçırmak için senin okuldan çıkmanı beklerler.)
- (Görüldü: 12.40) (Bunu yazan arkadaşlar da var, kaçırılırsan kaçır be banane demeye çalışıyorlar sanırım. Canları sağ olsun.)
- Derse girdikten sonra gelen 9 cevapsız arama. (Bu mesaj olarak gelmiyor, bunu annem yapıyor. Mesajları gönderirken annemin de rehberimde kayıtlı olduğunu unutmuşum da.)

Tam 9 cevapsız arama geldikten sonra "Ya deprem oluyor ya da sıramın altındaki telefon titriyor." diye düşünüp telefonuma bakma zahmetine girdim veeee, Annem! Hemencecik sıranın altından (bu da en arkada oturmanın avantajlarından biri.) "Şaka yapmış arkadaş sakin.." yazıp suçu arkadaşımın üstüne atıp gönderdim, bir an bile tereddüte düşmedim bunu yaparken. Zira annem beni eve gidince gayet de terlikleyebilir ama arkadaşıma bir şey yapamaz. Kabul et çok zekice.

Ve annemden harika geri dönüş mesajı. "Teneffüste beni ara."

Yemin ediyorum hayatımda geçirdiğim en uzun 10 dakikaydı ve üstüne üstük matematik dersindeydik, çektiğim işkenceyi düşünsene! Ders bitince içim kan ağlayarak annemi aradım.

"Anne... Ben de tam matematik testi çözüyodum." (Suçumu hafifletme çabalarımı görüyoruz.)
"Beyza sen manyak mısın?! Ben burda ölüyodum korkudan az kalsın! Böyle şaka mı yapılır?! Müdürü aradım üç dört kere açmadı da iyi ki rezil olacaktık ona da. Sınıf öğretmenin de yanına geliyodu mesaj atmasaydın. Müge Anlı (Burada Müge ile ilgili bir şeyler söylüyor, tam olarak anlamadım. Sanırım sabahki yayınından bahsediyor. Ev hanımlığı yakışmadı bu kadına, kendini Müge'ye vurdu, tekrar başlasın işe bence.) Allah seni bildiği gibi yapsın ya, ya senin yaptığını Ezra yapmıyo."
"Çünkü Ezra'nın telefonu yok."
"Ay Allah'ım ya, bi de ukalalık yapıyo. Kızım sen..."
"Anne dedim ya arkadaşım şaka yapmış diye. Napıyım, sen benim anneme nasıl şaka yaparsın diyip arkadaşımı mı dövüyim yani?! Bak o da pişman zaten, dimi arkadaş?"
(Telefonu konuşmanın başından beri yanımda duran sıradaşın kulağına dayıyorum.) "Evet Beyza'nın annesi. Pardon."
(Telefonu geri alıp kendi kulağıma dayıyorum.) "Eklemek istediğin bir şey yoksa kapatıyorum ben telefonu."
"Sana ben ne diycem be! Anlayana konuşurum ben, sende benim dediklerimi anlayıcak zeka nerdeee?!"
-Telefonu kapatıyor tam burada.-

Annelere şaka yapılmaz, bir kez daha bunu anladım. Bir de rehberimden annemin adını silmem gerektiğini hatırladım. Yani abuk sabuk bir şey yazarım da yanlışlıkla anneme gider falan, sonra evde katliam çıkar; hikayemi anlatan filmler çekerler, kitaplar yazarlar belki, adını da "Beyza Katliamı" koyarlar muhtemelen. Böyle şeyler olsun istemeyiz.