17 Şubat 2013 Pazar

Bozuk Olan Psikolojim- En Normal Halim


İnsanı sevdiği bir şeyden soğutabilirsin. Zor bir şey değildir. Değişik, çok değişik yollar var bunun için. Mesela bir kıza sevdiği  çocuğun en rezil hallerinden bahsedebilirsin. Ya da bayıldığı kolanın böcekten yapıldığına inandırırsın onu. Bir daha asla içmez. Sigara içersen kırkına gelmeden akciğer kanseri olacaksın, dersin canı tatlı birine. Oracıkta bırakır.

Benim için ise durum tam tersi. Hayır, beni de sevdiğim bir şeyden soğutabilirsin. Ama beni ondan soğutmak için onu aşağılaman değil, övmen gerekir. Günde üç öğün kadar bana onu övebilirsin mesela. Eğer bir gün sigaraya başlarsam ne kadar yararlı olduğundan, tadının güzelliğinden falan bahsedersen; hemen bırakırım.

Küçüklüğümden beri sevdiğim bir şeyi sadece ben seveyim istemişimdir. Hatta mümkünse ben hariç herkes ondan nefret etsin demişimdir. Küçükken Tom ve Jerry'de Tom'un Jerry'i yakalamasını, Silvester'ın Tweety'yi   yemesini istemişimdir. Kötü cadıyı sevmişimdir ben Rapunzel'de. O da Rapunzel'e o kadar bakmış, büyütmüş sonuçta, gibi bir psikolojide olmuşumdur. Bunun nedeni aşırı gelişmiş merhamet duygum mu, yoksa yine aşırı gelişen sahiplenme hissim mi, bilmiyorum. Benim olanı kaybetmekten korktum bence. Kimsenin sevmediklerini sevdim ki kimse alamasın benden. Daha doğrusu almak istemesin. Ben de onun benim olması için hiç savaşmak zorunda kalmayayım. Mücadele istemeyişimden galiba her şey, bunu yaparken de herkesten farklı olmayı başarabilmeyi isteyişimden. Yani bunların hepsinin temelinde birden fazla şeyi aynı anda yapabilme isteğim yatıyor galiba. Bilmiyorum, belki de bambaşka sebepleri vardır hepsinin.

Bu sebep her neyse, benim onda sevdiğim özellikleri başkasının da sevdiğini öğrendiğim anda bütün sevgim bitiyor. Hatta aşırı derecede soğuyorum. Nefret etmeye başlıyorum. Sonra her hareketi bana rahatsızlık vermeye başlıyor. Biraz da bencillik var işin içinde. Bir de ikinci planda olmayı kaldıramıyorum ben, ilk hep ben olayım. Bunların hepsi birleşince de kendisini en iyi kankası yapmayan herkesi silen küçük bir kız çıkıyor.
Arkadaşsız kalmamış, birçok iyi arkadaşı var ama o sadece kendisini birinci sıraya yerleştirmiş olanları seviyor.

İyi ya da kötü bir huydur diye yorum yapmam imkansız. Herkesi kolay kolay sevemiyorum bu yüzden. Öbür yandan  birini unutmak çok kolay oluyor. Sadece onu hatırlatan herhangi bir şey geldiğimde aklıma, artık onun benim için hiçbir anlam ifade etmediğini anladığım an acı veriyor. Acı da değil... Tuhaf bir his uyandırıyor içimde... Yüzüme çarpan soğuk bir rüzgar sanki, vücudumdaki bütün tüyler dimdik oluyor...

Beyza Nur

8 Şubat 2013 Cuma

Bilindik Ama Görülmedik Mutlu Sonlar


Pamuk Prenses'imiz çok güzel bir kızmış. Kötü bir üvey annesi varmış. Güzelim kızcağızı bir elma ile zehirlemiş. Derken meşhur yakışıklı prensimiz yetişmiş imdadına. Kucağına almış prensesi sarayına götürürken, birden boğazındaki zehirli elma parçası düşmüş. Düşünce uyanmış. Prensi görür görmez aşık olmuş. Ben de buna inanmışım.

Prensesin kendini kurtaran kahramana karşılıksız aşık olabileceğine inanmışım. Prensin de sadece çok güzel olduğu için ömür boyu ona katlanabileceğine inanmışım.

Uyuyan güzelin yakışıklı prensin öpücüğüyle uyanacağına, ve yüz yıl sonra hala çok çekici olabileceğine inanmışım. Olabilir.

Zavallıcık Rapunzel'imizi cadının elinden kurtaracak kişi de nedense kralın oğluymuş mesela. Ormancı, çiftçi falan değil de, kralın oğlu.

Hepsi de sonsuza dek mutlu yaşamışlar. Yani hiç kavga falan etmemişler. Pamuk Prenses, prensimizin annesini prense hiç çekiştirmemiş mesela, Rapunzel de "Sen her önüne gelen kızı cadının elinden kaçırıyor musun yoksa?" diye de sormamış. Ben sorardım. Sonsuza kadar mutlu mu yaşamışlar? Ne güzel.

Sonsuza dek mutlu yaşadığım hiçbir masalım olmadı benim. Gözüm yaşlıyken de yanıma gelen bir kralın oğlu da göremedik daha hiç. Neyse, diyorum sadece.

Beni bu mutlu sonla biten masallarla büyütmüşler. Ben de beyaz atlı olmasa da arabası olan bir prens beklemişim. En doğal hakkım. Benim neyim eksikmiş Rapunzel'den?

Küçüklüğümden beri bekliyorum. Ne gelen var ne giden... Daha yaşım genç, ümidimi kaybetmeyeyim diyorum yine de ben. Ben kaybetmeyeyim de dayımın kızı kaybetsin artık bence. Otuzuna gelmiş, hala prensi yok ortalıkta. Oto Tamirci Remzi'nin oğlu istemeye geldi de, o istemedi. Bulmuş bir de bunuyor. 


Ne bende suç, ne dayımın kızında, ne de Remzi'nin oğlu Yunus'ta. Suç bizi prensini bulan genç kızlarla dolu masallarla kandıranlarda. Hayır, prens yok, prenses yok, sonsuza kadar mutlu yaşayan da yok. Ama isterseniz hayal kırıklığı, yalnız insanlar, mutlu sonla bitmeyen masallarına ağlayan gözler elimizde mevcut. Tabi onlardan sizde de vardır ama...


Beyza Nur

7 Şubat 2013 Perşembe

SUSMAK BÜYÜK BİR DEVRİM



Hayatımda şerefsizlik diz boyu. Bazen cevabını kaldıramayacağını bilsen de yine de gerçeği öğrenmek istersin ya, aynen o hesap işte; öğrendim ve bittim. Yıkık dökük; geçmişim, geleceğim, şimdim... Gelecekten zaten bir beklentim yok. Etrafımdaki ibneliklere ve şerefsizliklere üzülmeye de hiç lüzum yok fakat gönül söz dinlemiyor.Hayaller, umutlar bir anda yıkılabiliyor.

Bazen küçücük bir umut ışığı süzülüyor o karanlığın ardından; yüksek sesle zaferim 'Tamam işte artık mutluyum.' , ' Her şey çok güzel olacak, biliyorum, değiştim. '; ve sonra kaldıramayacağım gerçekler. Önümde hep engeller...

Yaşım çok fazla olmasa da yaşanmışlıklarım fazla...

Duygularım, sözcüklerim tükendi bir anda. Hiç beklemediğim bir anda, hiç beklemediğim bir yönden vurdu beni hayat ve kadın içgüdülerim. Sevmek basit bir kavram. Bunu uygulamak yorucu bir devrim. Çok sevdiğimden değil, zor sevdiğimden uzun sürdü sevgilerim. Ve hangisini sevsem hep şerefsiz çıktı sevgililerim. İki kişiyi çok sevdim. İkisi de yıkık dökük bir yaşanmışlık benim için. İki deprem geçirdi yüreğim. Enkazlar yerli yerinde fakat yerleşim yerleri kurtarılamıyor. Tek bir kişiye açık olan kalbimin odaları biraz da olsa aralanamıyor. Enkazlar büyük, yaşanmışlıklar büyük. (En azından benim için). Duygularım karışık. İstediğimi bildiğim tek şey UYUMAK. Ve hayat sanki bana inat 'ACILARINDAN GEBER' dercesine çığlıklar içinde haykırıyor. Sus. Sus yüreğim. Sus tüm benliğim. Konuşma sırası bize geldiğinde; zaten sarf edeceğimiz bir çok kelime, ve bir çok cümle olacak dilimde...



SUSMAK BAŞLI BAŞINA BİR DEVRİM; EN AZINDAN BENİM İÇİN.

Selen Yağcı

4 Şubat 2013 Pazartesi

Kanlı Pekmez


Kimi insanlar vardır, yaşadıkları anın hissini saçma sapan bok gibi çıkarırlar. Kimse korku filmi falan izlerken "Aaa, pekmezzzzzzzzz!!!" diye bağırmasın kardeşim! Biz de biliyoruz onun kan olmadığını herhalde. O an korkmam gereken bir sahnede senin yüzünden bağıra böğüre güldüm. (Bağıra böğüre diye bir şey olmaya da bilir, emin değilim, yok zaten galiba, neyse.) Teşekkürler. Eminim Elif o anda gülmemiştir, hatta azımıza s.çmak da istemiştir. Neyse, anlayışlı bir kız. Kızmadı. O da mı güldü acaba ? Yok lan "Iıııhh" dedi de, galiba içinden güldü. Hadi hadiiiii, komikti baya bee!

Şu yazıya başlamadan "Bak şimdi çok güzel edebi bir eser vereceğim insanlığa." dediğim halde dünyanın edebiyattan en uzak ikinci yayınını verdiğim için özür dilerim. (İlki, bknz: Nazlıcan'ın sıçmacası, ismini kendisi koydu )

Saygılarımla.

Beyza