okulda rezil olma günü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
okulda rezil olma günü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Mart 2014 Perşembe

UÇAN DERS KİTAPLARI

"Laann hadi grup işeme yapıcaz."

Grup işeme nasıl bir şey? Okulumuzun erkekler tuvaletinin birinde kaç tane pisuvar var da on kişi tuvalete gidip hep beraber işeyebiliyorlar? Zira kızlar tuvaletinde sekiz tane tuvalet var sadece. Kızlara daha az sayıda tuvalet mi koydular? Neden kızlara daha az sayıda tuvalet koydular? Bu yaptıkları cinsiyet ayrımına girer mi? Bir insan sınıf arkadaşına grup işeme teklif edecek kadar ağır ne yaşamış olabilir?

Bu soruları o şahane arkadaşımız sınıfta diğer çocuklara grup işeme teklif ettiğinden beri düşünüyorum. Biz de kalabalık gideriz tuvaletlere, biz yedi sekiz kişi oluruz. Birimiz saç yapar, diğerimiz makyaj, başka birimiz tuvalete girmiştir, diğeri de sırada bekliyordur falan. Ama aynı anda aynı şeyleri yapmak istemeyiz, aynı anda hepimiz birden tuvalete girmeyiz mesela, "Üç diyince işiyoruz kızlar, biiiiir, ikiiii, üüüüç, işeee!" gibi cümleler çıkmaz bu sebeple ağzımızdan. Nasıl bir ağır ergenlik atlatıyorsunuz ki siz böyle şeyler yapıyorsunuz? Sizin atlattığınız ergenliği ben atlatmıyor muyum sanki? Ben neden sizin gibi yapmıyorum? Sizin canınız can da bizim canımız patlıcan mı ulan?!

Bunları düşünmeyi bırakmayı planlıyorum zira düşünmem gereken daha mühim şeyler var. Sabah arka bahçede burnumu silerken Nurşi'ye "Çok hastayım, ben bu gün beden dersine girmiycem, her hafta farklı bir bahaneyle derse girmemeye çalışıyorum ama bu sefer süper kanıtlarım var. Sümüklü mendil!"dedikten sonra kafama doğru fırlatılan bir adet ingilizce kitabını düşünmek gibi. Ama düşünülmeyecek türden bir olay değildi, "Hayatımda Ne Zaman Kafama Bir İngilizce Ders Kitabı Yiyebilirim?" adlı bir liste oluştursam, "Arka bahçede beden dersinden nasıl kaytaracağımı hesaplarken." maddesini ilk bir milyon madde arasına koymam herhalde.

Neyse ki kitap kafama isabet etmedi, ayaklarımın hemen yanına düştü. Kitap ilk düştüğünde biraz (tamam baya bir) çığlık atıp kaçmış olabilirim, çünkü cidden kafama ölü kuş düşüyor sandım. (Kafama bir şeylerin düşmesi sorun değil, yeter ki kafama düşen ölü veya kuş olmasın.) Biraz kaçıp baya korktuktan sonra kafamı kitabın geldiği yöne doğru kaldırıp baktım, 11-D'den iki tane çocuk pis pis sırıtıyordu. (O kadar uzak mesafeden hemen yüzleri tanıdım, beynimde taradım, sınıflarını tespit ettim, övünmek gibi olmasın, böyle de süperimdir, uf ya övünmek gibi oldu.) Ardından kitabı elime aldım, biri "Bırak sen biz alırız." diye seslenip güldü. Gittim kitabı çöp konteynırlarından birine attım. Sonra ters ters baktılar. O sırada yaptığım ibneliğin verdiği hazdan dolayı bir gerile gerile yürüyüşüm var görmeniz lazım. Sonra havalı yürüyüş yaparken düştüm. Ay şaka tabi düşmedim. Ama düşseydim acayip rezil olurdum cidden, utançtan bir daha okula falan gitmezdim.

Aslında bir daha okula gitmeme fikri gayet de güzelmiş, acayip rezil filan değil.

Beyza Nur

25 Ocak 2014 Cumartesi

OKUL FORMALARIMIZ KAPI KİLİTLERİ İÇİN


Başlığı ben de anlamadım gençler, başlığı görmezden gelin.
---
Karne günü felaketti. Ama sadece perşembe günü yüzünden, değilse tüm dönem boyunca yan gelip yatıp not ortalamamı düşürebilecek ne varsa yapmamdan kaynaklanan bir felaketlik değil bu, tamamen perşembe günü dediğim gibi.

Karne gününden iki gün önce evimize bir ön yerleşme yapmış olan Nazlı'yı -her yarı yıl tatilinden önce bir ön yerleşme yapar, karne gününden önceki gece kendi evine gider, karnesini yedi sülalesine gösterme işlerini bitirdikten sonra evimizde kendine ayırdığı yere geri yerleşir,  yaz tatillerinde de ben aynısını yaparım- daima evde olan Çaki'yi ve hayatını okul ile ev arasında gidip gelişlerle idame ettiren bir insan olan beni evde yalnız bırakıp çıktı. 

Perşembe öğleden sonra, Çaki'yle fazla oynamışız, çocuk aşırı enerji tüketiminden sızıp kalmış salonun halısının üzerinde. Onu yatağına yatırdıktan iki üç saat sonra kaldırma gereği duyduk çünkü, çünküsü yok sadece ibnelik.

Aramızdan biri -Nazlı- Çaki'yi uyandırmamaya karar vermiş çünkü çok tatlı uyuyormuş falan filan ama çıkarken kapıya ne yaptıysa artık kapı kitli kalmış. İlk önce evdeki tüm kapı anahtarlarını denedik -bu sırada gürültüden Çaki uyandı- ve hiçbir anahtarın kapıyı açmadığını keşfettikten sonra annemi arayıp "Bu kapının anahtarını nereye koydun hatun?!" dedim, annemse ilk önce kendisine hatun diye seslenilmesinin hoşuna gitmediğini -bunu zaten biliyordum ama anneme bir iki haftadır küsüm ve dünyada onu sinir edebilme olasılığı olan her şeyi yapmaya çalışıyorum, o da bana aynısını yapmaktan çekinmiyor tabii- sonrasında da kapının anahtarının dayımda olduğunu ve onu arayıp anahtarı getirmesini söyleyeceğini belirtti.

Sonrasında uyanmış olan Çaki ağlamaya başladı. Benim aklıma anneannemin çocuk ağlaya ağlaya çatlayacak cümleleri geldi ve cidden çatlar mı diye korkmaya başladım. Annemi tekrar aradığımda "Dayının telefonu kapalı, ben taksiye atlayıp geliyorum bi yirmi dakkaya." deyip kapattı. Bizim evin kapısının olan bir anahtarın neden dayımda olduğunu hala çözemedim ya, neyse.

Çaki çok ağladı falan (iki yaşına geldi ama hala konuşabildiği kelimeler 20 taneyi geçmiyor, ben küçükken öyle miymişim, onun yaşındayken kurduğum cümleler şu an kurduklarımdan iyiymiş, bizim ailede böyle bir efsane dolaşıyor) ama hiç beşikten kalkıp kapıyı açmaya çalışmadı, biz de Nazlı ile beşikten çıkamadığını, atlamaya boyunun yetişmediğini düşündük. Bendeki çocuk gerçekten çatlar mı korkusu gittikçe büyümeye başladı ve Nazlı'ya "Keseri getir!" emrini verdim. Nazlı "Anneni mi beklesek?" dedi, ben de "Çocuk mu çatlasa?!" dedim, sonra o da korktu ve keseri kapıp geldi, ben de kilidi kırdım. İçeri girdiğimizde Çaki'nin beşiğinden çıkmak için en ufak bir çaba göstermemiş olduğunu ve hala yerinde kıpırdamadan yattığını gördük ama bunu görmezden geldik çünkü az önce kısmen kapıyı kırmıştık.

O gün annem eve gelene kadar -yaklaşık on dakika boyunca- evde süper kahraman gibi bir şey durumundaydım. Annem geldi, "Her şey iyi hoş da kapının kilidini kıracağına çilingir çağırsaydın" dedi ve beni göt etti. Sonra Nazlı da evine gitti ve bu göt olmanın acısını kendimi odaya kapatıp Nurşi'ye "Okulda yoktum, sivil mi gelicez yarın?" diye sormakla geçirdim. O da gitmiyormuş okula iki gündür, sınıftan birine sormuş, sivil gelme demişler ona. Nurşi'ye hayatımda hiçbir karne gününe okul formasıyla gitmediğimi ve sadece bu karne gününde okul formasıyla gitmenin saçma olduğunu söyledim ve karşılık olarak "Senin hayatın saçma zaten. Ben uyuyorum, sana iyi geceler." cevabını aldım ve ertesi gün formamı da giyip servisime bindim ve ben hariç herkesin sivil gittiğini gördüm.

Okula gittiğimde ilk önce Nurşi'ye hesap sordum, sonra mantıklı düşünüp "Senin suçun yok ama." dedim (Nurşi sivil gelseydi bana bilerek formayla gel dediğini düşünürdüm ama o da formayla gelmişti) sonra ne zamandan beri mantıklı düşünebildiğimi düşündüm. Sınıfta biz hariç herkes sivildi.

Sonra Beratgiller geldi, bana bir "Anaaa, bu okul formasıyla gelmiş yaaa!" tepkisi verdiler, ben durumu anlattım. (Geri kalan diyaloğu yazmak istemiyorum çünkü arkadaş bana sinirlendiği için biraz fazla küfürlü bir diyalog oldu. Konuşmanın içeriği, benim okula neden sivil gelmediğim, Berat'ın bizim çocuklarla sadece sınıfın ineğinin sivil gelmeyeceği yönünde bir iddiaya girmesi ve benim şu durumda ona para kaybettirmem ile ilgili. Bu arada Nurşi iddiaya giren diğer çocuğa sormuş, çocuk da iddiayı kazanmayı garantilemek için okul forması ile gitmemiz gerektiğini söylemiş, bu da mı evrenin mesajı değil ulan?!)

Asıl bomba, sınıfın ineğinin okula sivil gelmesiydi. Neyse canım ya, zaten not ortalamamız yakın, ayrıca üniformalı olan benim, bildiğin bende gizli ineklik varmış. Kendimi de anlamıyorum, normalde okula sivil gelirim, karne günü okul forması ile. Ama bunlar annemin beni gömmesinin verdiği acı ile oldu, işte bunlar hep annemin suçu, bunlar hep seks.

Yazı çok uzun, üşenen olursa özet geçiyorum: Karne günü herkes sivil giderken okula ben okul formasıyla gittiysem eğer, annem yüzündendir.

Beyza Nur

31 Aralık 2013 Salı

OKUL BÖREK İLİŞKİSİ

Zaten üç günlük dünya, biri şu Ecem'i
başımdan alsın. :/
Sabah içimde sebepsiz bir mutluluk vardı, beş dakika aralıklarla "Çok mutluyum ben bu gün." diyordum. Sonra matematik dersi gördük, sonra ingilizce, sonra biyoloji, bütün hayat enerjimi sömürdüler el birliği ile. Okuldan çıkınca da mutluydum ama sabahki mutluluğumun yüzde ikisi falan kalmıştı elimde. Okul benim mutluluğumu azaltıyor ama bunu kimse anlamıyor.

Zaten insan neden okula gider ki; okul hayatımızı kısıtlayan, bir sürü kurallarla dolu, kavga ettiğimiz arkadaşlarımızın sınıfa getirdikleri börekleri yemek için çaba sarf ettiğimiz (bunu sadece ben yapıyor da olabilirim, ama börek güzeldi şimdi, küslük falan anlamam, yerim adamın böreğini) saçma bir yer sonuçta. Şu an şu konuşmayı yaptıktan sonra okula falan gitmem bi daha. Ama börek var ya olmaz, börek olmasa neyse.

Börek demişken, bu yıl da yeni yıla akrabalarla beraber çekirdek çitleyerek giriyoruz, çok eğlenceli! :(

Ecem'in başından da beni alın tabi :/
Börek dedikten sonra aklıma neden yeni yılın geldiğini de açıklayayım: Benim için yeni yıl = Yemek. (Böyle de iğrenç bir insanımdır.) Her yıl yeni yılı en büyük amcam (Üç amcamın arasında diğerlerine nispeten daha konuşulabilir olan) ve onun ailesi ile kutluyoruz. Ki ben bu durumdan son derece memnunum, onun eşi çok güzel yemek yapıyor, bize geldiklerinde börek çörek sarma falan filan getiriyor. Sadece annemin yaptıklarıyla yaşamaya çalışırsak ölürüz, yani az yaptığından değil de, hadi anladınız siz. İnşallah bu yıl sevdiğim yemeklerden yapar yengem.


Neyse lafı çok uzatmadan sonuca bağlıyorum gençler: Allah'ım yeni yılda daha az biyoloji lütfen, amin.

Ya, Ecem baya baya benle sınanıyor galiba. Ne diyim, Allah sabır versin.

Beyza Nur

16 Aralık 2013 Pazartesi

EVREN BANA YİNE BİR MESAJ VERMEYE ÇALIŞIYOR SANIRIM

Öğle arasındaydık. Tahminimce altı-yedi dakikadır yemekhane kuyruğundaydık ve sıra bize yeni gelmişti. Ben sırada olduğum sürece kitap okudum zira bir ders sonra edebiyat yazılımız vardı ve benim kitabımın son kırk sayfası bitmemişti. (Hayatta son dakikaya bırakmadığım tek şey şu kitap okuma işleriydi ve ben onu da bu gün yaptım, kendimle gurur duyabilirim artık sanırım ha?!) Elime bir tepsi aldım ve kitabı onun üzerine bıraktım. Şu yemek alma işlemlerini bitirdikten sonra tepsiyi alıp masaların olduğu yere doğru yöneldim, tepsi göğüslerimin hizasında duruyordu ve elimden kaymasıyla birlikte -buraya dikkat gençler- bulunduğu hizadan aşağı doğru ne varsa çorba ve cacık oldu. Lakosum, pantolonum falan, hepsi. Tepsi yere düştüğünde ayakkabılarıma ve pantolonumun paçalarına da bezelye sıçradı. Burada birkaç damladan bahsetmiyoruz ama, baya baya lakosumun ön tarafı tamamen çorba ve cacık karışımı bir sıvı ile kaplandı.

Böyle olaylar olduğunda, yani kız sakarlıklar yaptığında yanında yakışıklı bir çocuk olması lazım ve o çocukla o kızın hikayenin sonunda çıkmaları lazım. Benim yanımda ise Zeyzey bir de Nurşi vardı. (Aslında şu an düşündüm de yanımda hayatımın aşkının olmaması güzel bir durum, ne zaman bezelye yesek beni bu günkü bezelye+çorba+cacık olan halimle hatırlayan biri hayatımın aşkı olsun istemiyorum.)

Sonrasında müdür -bu olaydaki süper kahramanım- yemeğini bıraktı ve yanıma geldi. (Kendimden nefret etmem için bir neden daha: zaten ömrünü yarılamış bir adamcağızın öğle yemeği zevkini elinden aldım) "Bırak kızım sen onları, git üstünü temizle, onları hallederler." dedi ve elime kendisinin ne zaman eline aldığını fark etmediğim bir havluyu verdi. Zeyzey'le temizlemeye çalıştık ama iyice bulandırdık, Nurşi ise sadece güldü. Sonra ben sinirlendim ve Nurşi'nin kapşonlusunu aldım. Aslında sinirlenmesem de alacaktım, üstüm hep battı sonuçta, bi şekilde kapatmam lazım bunu.

Evren, bu ne demek oluyor yani, şimdi sen bana fazla inek olmayıp yemekhane sırasında kitap bitirmemem gerektiği hakkında bir mesaj mı vermeye çalıştın? Yoksa bu bir daha ertesi günkü yazılı için bitirmem gereken kitaplar varken başka kitaplara başlamamam gerektiği hakkında bir ders miydi? Ya da Nurşi'nin kapşonlusunun bana yakıştığını mı anlatmaya çalışıyorsun? Lütfen seni anlamam için bana daha net mesajlar gönderir misin, geçen sefer de böyle yaptın, anlamadım bir bok, daha açık konuş benimle, rica ediyorum.

Beyza Nur