çaki etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çaki etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mart 2014 Pazar

DONDURMA ZOMBİ

İki saattir Çaki ve Ezra ile oyun oynuyoruz. Oyundan çay, kahve filan içiyoruz. İlk başta kendi kahvemi götürmüştüm çocuklarla oynarken ama az önce annem çocukların üzerine dökülür, çocukların eli kolu yanar diye elimden aldı. İlk başta almasına sinir olmuştum ama biraz mantıklı düşününce bunun iyi olduğunu fark ettim. Şimdi bizim çocuklar onu halıya veya koltuğa dökerse, annem ilk "Çocuklar yandı mı?" diye sorar, sorduğu sorunun cevabını vermemi beklemeden elime bezi verir ve "Sil hadi şurayı madem senin yüzünden döküldü." der. Yani akşam akşam halı silmediğim için anneme teşekkür etmem lazım. Ama dur ya, üşendim şimdi, kim kalkıp salona gidip anneme teşekkür edecek? Fazla yorucu bir iş.

Şu evcilik işini de anlamıyorum, ben küçükken hiç evcilik oynamak istemedim. Zaten neden isteyeyim, bebeğe süt ver, evi oyuncak süpürge ile süpür, bebeğin kıyafetlerini oyuncak ütü ile ütüle, oyun mu oynuyoruz ev hanımlığı dersi mi alıyoruz? Benim oyunum belliydi, barbie bebekler. Onlara son moda kıyafetler diktirirdim ananeme, (ananem benim sayemde o yaştan sonra modayı takip eden bir kadın oldu) Nazlı ile oynadığım zaman onları hayalimde partilere götürüp, yakışıklı sevgili bulurdum. Mert ile oynadığım zaman bebeklerin yaşadığı kasabayı zombiler basardı, bütün insanları yerdi o zombiler, sonra biz insan ırkını tekrar çiftleştirip çoğalmasını sağlar, dünyayı kurtarırdık. (Benim Mert'e zorla barbie bebek, kuaförcülük oynatmam gibi, Mert de bana zorla ateri filan oynatırdı, sonra beraber kola içip geğirme yarışları yapardık, sırf bu yüzden şu an ikimizde de karakter bozukluğu var.)

Ben beş yaşımdayken geceleri partilere gidip, gündüzleri dünyayı zombi istilasından kurtarıyordum resmen, bu çocukların içi geçmiş. Ben bu çocukları cidden anlamıyorum.

Anlamıyorum demişken, sabah da Oski "Kadınlar gününü kutlayacaktım ben aslında, ama sen kadın değilsin diye vazgeçtim, ama sen kadınları 'kadın' ve 'kız' diye ayırmama kızarsın diye korktum, şimdi ne yapıcağımı bilmiyorum." diye mesaj attı, ilk önce o mesajı anlamaya çalışırken bir beynimi patlattım, sonra baktım durum karışık, "Önemli olan niyet pampa, zaten sen elinden gelen her şeyi yapmışın." dedim. Çocuk onu anlıyorum sandı sonra da. Oysa ki onu ömrünün sonuna kadar hiç kimse anlayamayacak. Ben sadece anlamış gibi yapıyorum, anlamak ve anlamış gibi yapmak çok farklı şeyler.

Bir de, Zeyzey ile barıştık artık. Ama cidden özlemiştim. Küsken de aynı sınıfta olduğumuz için ara ara konuşmak zorunda kalıyordum da, aslına aynı sınıfta olmamızla alakası yok. Kızla toplasan on kere konuşmuşum küs olduğumuz vakitte. Onların da bir kaç tanesi şöyle:

  1. Börek yapıp sınıfa getirmişti. Herkese birer tane dağıttı, ben ikinci dilim böreği de istedim ondan. İlk dilimi yere düşürmüştüm ve böreği seviyorum napıyım? Söz konusu börek olunca küslük dinlemem, utanmam isterim.
  2. Yemekhanede ben masanın en ucundaydım ve sürahi ile benim aramızda yaklaşık beş kişi vardı. Ben de sürahiye en yakın kişi Zeyzey olduğu için "Zeyneeeep, suyu uzatsanaaa." diye seslenmiştim ona. Söz konusu su olduğunda da aynı şekilde utanmayıp istiyormuşum demek ki.
  3. Seni özledim, hadi sarılalım, deyip sarılmıştım kıza. Sarıldıktan sonra da "Evet şimdi tekrar küsebiliriz." deyip gitmiştim. Arkamdan deli demiş sürtük.
  4. Facebook'ta grupta konuşurken herkesin evine götüreceği iğrenç karneden bahsederken benim tırnaklarım ojeli olduğu halde asetonumun bitmiş olması ve ertesi gün okul olduğu için isyan etmem kimseye önemli gelmemişti. Sonra ben de gruptan çıkmıştım. Arkamdan bir sürü mesaj atmış. Sen ojeni düşünürsün ama gruptan çıkınca arkandan Zeyzey mesaj atar işte.


Ne kadar saçma diyalog varsa kurmuşum küsken kızla. Ama iyi oldu ya küs olmamamız artık, dondurma sezonunu ne güzel okulda biz açtık. Zeynep okulun arka bahçesinin karşısındaki bakkala "Mehmet abiiiii! Bize iki dondurma!" diye bağırıp dondurma getirttirdi. Dondurmayı yedikten sonra da bir sürü midem bulandı. Mehmet abinin dondurması mı yenir ya, onun dondurmasında at eti vardır be!

Beyza

1 Mart 2014 Cumartesi

RUJLU ŞİİR

Eskiden hep kendimi aklı başında sanardım. Sonradan anladım deli olduğumu. Ama farklı "Sonradan"larda anladım yani, birden anlamadım, parça parça anladım.

1. Sonradan anlayışım: Çaki'nin ilk söylediği kelime ne anne, ne baba, ne de abla oldu. Çaki'nin ilk söylediği kelime tam olarak "ruj"du. Evet evet, ruj, bildiğimiz kozmetik malzemesi olan. İlk başta herkes Çaki'nin son derece anormal bir çocuk olduğunu, bu yüzden de ilk söylediği kelimenin bu kadar gereksiz bir kelime olduğunu düşünmüştü. (Çaki'nin söylediği ilk kelimenin ruj olmasının benim için çok büyük bir hayal kırıklığı olduğunu belirtmeliyim. Abla demesini çok istiyordum. Ezra'nın ilk kelimesi "baba"ydı ve gününün büyük bir kısmını işte geçiren, bir yaşındaki bir çocuk için son derece önemsiz sayılabilecek -yani onun için önemsiz mi bilmem ama benim için o kadar küçükken babamın önemsiz olduğuna eminim, kim benimle oynuyorsa onu severim kesin ben, şimdi ise babam çok önemli, baba=para- birinin adını söylediğini baya düşündüm. Anne dese yine sindirebilirim, emziriyor sonuçta boru değil, ama neden baba? Sonunda bulduğum tek neden Ezra'nın konuşmayı öğrenmeden önce baba=para eşitliğini öğrenmiş olmasıydı.) Çaki'nin ilk "ruj" demesinin üzerinde pek durmadık. Ama ilk kelimelerinden biri olan "Döt" üzerinde baya bir durduk. Annem bir gün minik bebeğinin hepimizden farklı olduğundan bahsederken (Çaki annem için ciddi anlamda umut vaad ediyor. Kadının benden beklentisi sıfır, Ezra'dan beklentisi ise eksi bir milyon üç yüz atmış beş bin dokuz yüz seksen dört. Her ne kadar her zaman Ezra'nın Çaki'nin yaşındayken çok daha zeki olduğunu düşünsem de, annem bunu reddediyor. Annem standart bir beyne sahip olan Çaki'yi dünyanın en salak insanları top 50 listesinde bile olsa ondan bir Einstein yaratacak kadar hırs yapmış durumda.)Bir gün Çaki yine "ruj" demişti. Sonrasında annem de "Ruj, su, anne, baba, mama, aba, düş, gel falan hepsini söylüyor bu yaşta." diye eklemişti. (Çocuk o zamandan bu zamana kelime hazinesine sadece on kelime filan eklediğini de belirtmek isterim.) Ardından Çaki "Döt" demişti, sonrasında gerçekleşen diyalog aynen şöyle:
A:Aaa, dört demeyi de öğrenmiş.
B:Anne çocuk bildiğin göt diyo.
A:Ne götü be canım, dört diyo
C:Döt.
A:Bak gördün mü dört dedi işte. Göt neden desin?
B:Bebeğin ruj dediğine inanıyosun da göt dediğine mi inanmıyosun?
A:Ay yeter Beyza, küçücük çocuk götü nerden bilsin?
B:Ruju nerden biliyosa ordan. Sabahtan beri çocuğa "Göt beyin" dedirtmeye çalışıyorum ben. Demek ki çocuk parça parça ezberliyo kelimeleri.
Sonrasında salondaki herkesin bana attığı "Aaa, bu kız salak." bakışları olduğunu fark ettim ve sustum. Sustuktan biraz sonra da salak yerine sadece deli olduğumu düşündüm.

2. Sonradan anlayışım: Babama tüm bir kitapta geçen sadece bir tanecik "Beyza'ya" kelimesini babama gösterip, "Gördün mü, sen kızının bi şeyini beğenmezsin ama elin oğlu gelir senin kızına şiir yazar. Yaaa iştee. Şimdi ağla hadi." demiştim. Sonrasında babam bana bir adet "Manyak mısın kızım sen?" bakışı fırlattı. Ben de o bakışın üzerine düşünmeye başladım. Acaba ben gerçekten manyak mıydım? Yoksa babalar her zaman olduğu gibi yine haksız mıydılar? Ya da babam bana "Manyak mısın kızım sen?" bakışını hiç atmamıştı da ben deli olduğum için öyle mi görmüştüm? Daha doğrusu sırf deli olduğumu anlamayayım diye kendimi manyak olduğuma inandırmaya çalışıp, götümden "Manyak mısın kızım sen?" bakışı mı atmıştım?

3. Sonradan anlayışım: Bu biraz daha yakın tarihli bir sonradan anlayış oldu. İki üç hafta önce pazar gününde Nazlı ile bana ayakkabı almak için dışarı çıkmıştık fakat eve ayakkabı dışında her şeyi alıp dönmüştük. Ertesi gün annem ayakkabı almaya tek başına gitmişti. Döndüğünde ve bana aldığı ayakkabıyı gösterdiğinde cidden hayatımda sahip olduğum en kötü ayakkabıyı gördüm. Ama beğenmiş gibi yaptım zira annemin hem kendime ayakkabı almayıp hem de annemin aldığı hediyeyi beğenmemezlik yaparsam benim için ayrılan sabır kotasını doldurmuş olacağımı düşündüm. Zaten beğenmiş gibi yapma taklitlerinde de oldukça iyiyimdir. Hatta bir doğum günümde rolümü o kadar iyi yapmıştım ki arkadaşım "Bu kadar çok sevinceksen sana daha sık hediye alırım Beyza." demişti. (Daha sık almadı. Almasını isterdim. İlk aldığı hediye her ne kadar doğum günü kışta olan insanların %99.9'una verilen kazak olsa da elbette bir gün güzel bir hediye alacaktı.) Neyse, annem iki hafta sonra bana yeni ayakkabılarımı henüz hiç giymediğimi sordu. Ben de  onları çok beğendiğimi ve bu sebeple onları on ikinci sınıftaki mezuniyet balosunda falan giyeceğimi söyledim. Pek modadan anlamayan bir çocuk olduğum için annemin böyle bir ayakkabıyı balo kıyafetimin altına giyeceğim detayını atlayacağını düşündüm ama annem atlamadı ve "Bu ayakkabıları mı?" diye sordu. Sonra ben de ona ayakkabıları pek sevmediğimi, benim tarzım olmadığını ama onu kırmamak için beğenmediğimi söyleyemediğimi anlattım. Birazcık yalan söyledim. Onu kırmamak için değil de daha çok kendimi kurtarmak için beğenmediğimi söylememiştim. Ama "seni kırmamak için" deyince çoğu şey insanın gözüne daha düşünceli ve daha az sinirlenmelik geliyor. Ne yazık ki, çoğu şey değil de azı şey oldu ve annem bu olayı o "seni kırmamak için" sözcüğünün sevimli hale getiremediği bir azı şey olmasını sağlayan noktaya parmak bastı: "Niye beğenmediğini aldığım gün söylemedin, gidip değiştirirdik. Cidden salak mısın acaba sen?"

Bu üç "Sonradan anlayışım"dan çıkartılıyor ki ben salak manyak'ım. Ama salak manyak ağır bir hakaret, henüz bunu kaldıramıyorum. Deli denmesini tercih ediyorum. (Deli olduğumu hazmedebiliyorum artık ama aslında ciddi ciddi salak manyak'ım.)

Beyza Nur

3 Şubat 2014 Pazartesi

KARMAN ÇORMAN MADDELER-5

1-Çaki ilk doğduğunda babamlar çok ağladığını doktora söylemişlerdi. Doktor da "Çocuk çok ağlamıyor, belli bir yaştan sonra tabi sesi kaldıramıyor kafa, ondan çok geliyordur." demişti de bir şey olmamıştı, ben "Yapmadan önce bana sorsaydınız ben size yaşınızın geçtiğini söylerdim zaten." dediğimde terbiyesiz oluyorum arkadaş, bu mudur adalet?!

2-Bilgisayar masamın etrafı ilk defa çöp kutusu gibi değil, nasıl olduğunu bilmiyorum ama çok duygulandım. (Annem de öyle.)

3-Üzülerek söylüyorum ki Nazlı beynini bu gün yere düşürdü.

4-Annemi cidden anlamıyorum, akşam yemeği için yaptığı dört parmak kalınlığındaki sarmalar hakkında "O değil de sen bu sarmaların yanına boşuna yemek yapmışsın, ben mesela bu sarmalardan bi tane yesem doyarım. " deyince kızıyor, "Zahmet etmeseydin keşke anne tek tek sarmaya, bir tencere içi tek bir yaprağın içine boşaltsaydın." deyince de kızıyor. Hani ilk söylediğime kızmasını anlayabiliyorum, ama ikincisinde tamamen onu düşünerek demiştim ben o cümleyi, o yorulmasın diye.

5-Acaba ben de Çekoslavakyalılaştıramadıklarımızdan mıyım? Çünkü kendimi çok Çekoslavakyalılaştırılmamış hissediyorum da son zamanlarda.

Beyza Nur

25 Ocak 2014 Cumartesi

OKUL FORMALARIMIZ KAPI KİLİTLERİ İÇİN


Başlığı ben de anlamadım gençler, başlığı görmezden gelin.
---
Karne günü felaketti. Ama sadece perşembe günü yüzünden, değilse tüm dönem boyunca yan gelip yatıp not ortalamamı düşürebilecek ne varsa yapmamdan kaynaklanan bir felaketlik değil bu, tamamen perşembe günü dediğim gibi.

Karne gününden iki gün önce evimize bir ön yerleşme yapmış olan Nazlı'yı -her yarı yıl tatilinden önce bir ön yerleşme yapar, karne gününden önceki gece kendi evine gider, karnesini yedi sülalesine gösterme işlerini bitirdikten sonra evimizde kendine ayırdığı yere geri yerleşir,  yaz tatillerinde de ben aynısını yaparım- daima evde olan Çaki'yi ve hayatını okul ile ev arasında gidip gelişlerle idame ettiren bir insan olan beni evde yalnız bırakıp çıktı. 

Perşembe öğleden sonra, Çaki'yle fazla oynamışız, çocuk aşırı enerji tüketiminden sızıp kalmış salonun halısının üzerinde. Onu yatağına yatırdıktan iki üç saat sonra kaldırma gereği duyduk çünkü, çünküsü yok sadece ibnelik.

Aramızdan biri -Nazlı- Çaki'yi uyandırmamaya karar vermiş çünkü çok tatlı uyuyormuş falan filan ama çıkarken kapıya ne yaptıysa artık kapı kitli kalmış. İlk önce evdeki tüm kapı anahtarlarını denedik -bu sırada gürültüden Çaki uyandı- ve hiçbir anahtarın kapıyı açmadığını keşfettikten sonra annemi arayıp "Bu kapının anahtarını nereye koydun hatun?!" dedim, annemse ilk önce kendisine hatun diye seslenilmesinin hoşuna gitmediğini -bunu zaten biliyordum ama anneme bir iki haftadır küsüm ve dünyada onu sinir edebilme olasılığı olan her şeyi yapmaya çalışıyorum, o da bana aynısını yapmaktan çekinmiyor tabii- sonrasında da kapının anahtarının dayımda olduğunu ve onu arayıp anahtarı getirmesini söyleyeceğini belirtti.

Sonrasında uyanmış olan Çaki ağlamaya başladı. Benim aklıma anneannemin çocuk ağlaya ağlaya çatlayacak cümleleri geldi ve cidden çatlar mı diye korkmaya başladım. Annemi tekrar aradığımda "Dayının telefonu kapalı, ben taksiye atlayıp geliyorum bi yirmi dakkaya." deyip kapattı. Bizim evin kapısının olan bir anahtarın neden dayımda olduğunu hala çözemedim ya, neyse.

Çaki çok ağladı falan (iki yaşına geldi ama hala konuşabildiği kelimeler 20 taneyi geçmiyor, ben küçükken öyle miymişim, onun yaşındayken kurduğum cümleler şu an kurduklarımdan iyiymiş, bizim ailede böyle bir efsane dolaşıyor) ama hiç beşikten kalkıp kapıyı açmaya çalışmadı, biz de Nazlı ile beşikten çıkamadığını, atlamaya boyunun yetişmediğini düşündük. Bendeki çocuk gerçekten çatlar mı korkusu gittikçe büyümeye başladı ve Nazlı'ya "Keseri getir!" emrini verdim. Nazlı "Anneni mi beklesek?" dedi, ben de "Çocuk mu çatlasa?!" dedim, sonra o da korktu ve keseri kapıp geldi, ben de kilidi kırdım. İçeri girdiğimizde Çaki'nin beşiğinden çıkmak için en ufak bir çaba göstermemiş olduğunu ve hala yerinde kıpırdamadan yattığını gördük ama bunu görmezden geldik çünkü az önce kısmen kapıyı kırmıştık.

O gün annem eve gelene kadar -yaklaşık on dakika boyunca- evde süper kahraman gibi bir şey durumundaydım. Annem geldi, "Her şey iyi hoş da kapının kilidini kıracağına çilingir çağırsaydın" dedi ve beni göt etti. Sonra Nazlı da evine gitti ve bu göt olmanın acısını kendimi odaya kapatıp Nurşi'ye "Okulda yoktum, sivil mi gelicez yarın?" diye sormakla geçirdim. O da gitmiyormuş okula iki gündür, sınıftan birine sormuş, sivil gelme demişler ona. Nurşi'ye hayatımda hiçbir karne gününe okul formasıyla gitmediğimi ve sadece bu karne gününde okul formasıyla gitmenin saçma olduğunu söyledim ve karşılık olarak "Senin hayatın saçma zaten. Ben uyuyorum, sana iyi geceler." cevabını aldım ve ertesi gün formamı da giyip servisime bindim ve ben hariç herkesin sivil gittiğini gördüm.

Okula gittiğimde ilk önce Nurşi'ye hesap sordum, sonra mantıklı düşünüp "Senin suçun yok ama." dedim (Nurşi sivil gelseydi bana bilerek formayla gel dediğini düşünürdüm ama o da formayla gelmişti) sonra ne zamandan beri mantıklı düşünebildiğimi düşündüm. Sınıfta biz hariç herkes sivildi.

Sonra Beratgiller geldi, bana bir "Anaaa, bu okul formasıyla gelmiş yaaa!" tepkisi verdiler, ben durumu anlattım. (Geri kalan diyaloğu yazmak istemiyorum çünkü arkadaş bana sinirlendiği için biraz fazla küfürlü bir diyalog oldu. Konuşmanın içeriği, benim okula neden sivil gelmediğim, Berat'ın bizim çocuklarla sadece sınıfın ineğinin sivil gelmeyeceği yönünde bir iddiaya girmesi ve benim şu durumda ona para kaybettirmem ile ilgili. Bu arada Nurşi iddiaya giren diğer çocuğa sormuş, çocuk da iddiayı kazanmayı garantilemek için okul forması ile gitmemiz gerektiğini söylemiş, bu da mı evrenin mesajı değil ulan?!)

Asıl bomba, sınıfın ineğinin okula sivil gelmesiydi. Neyse canım ya, zaten not ortalamamız yakın, ayrıca üniformalı olan benim, bildiğin bende gizli ineklik varmış. Kendimi de anlamıyorum, normalde okula sivil gelirim, karne günü okul forması ile. Ama bunlar annemin beni gömmesinin verdiği acı ile oldu, işte bunlar hep annemin suçu, bunlar hep seks.

Yazı çok uzun, üşenen olursa özet geçiyorum: Karne günü herkes sivil giderken okula ben okul formasıyla gittiysem eğer, annem yüzündendir.

Beyza Nur

20 Ocak 2014 Pazartesi

FINDIKLI ÇANTA


Okuldan geldiğimden beri odamdan çıkmayan, az önce elinde bir kase fındık, bir paket boncuk ve karabiber bulunan çaki hepsini okul çantamın içine boşalttı. Ben sadece kısa süreli bir şok yaşayarak onu izledim. Çaki beni farkettiğinde odadan çıkıp koridorda koşmaya başladı. Koridorun sonuna geldiğinde kaçacak bir yerinin kalmadığını fark etmiş olsa gerek, kendini yere attı, yanına gidi kaldırmak için kolundan tutunca da ağlamaya başladı. Sonra annem Çaki'nin yanına koştu ve "Naptın Beyza minnacık çocuğa ya inanmıyorum sana?!" diye bağırmaya başladı. Bense olayın en başında bulunduğum odamın kapısından içeri hiç sesimi çıkarmadan girerek "İçeri gelmesin o zaman görür sopanın kralını!" diyerek kapıyı kapattım. Eee, madem son derece saçma bir şekilde iki yaşında bir çocuğu ağlatmakla itham ediliyorum, o zaman havamı da atarım arkadaş!

Beyza Nur

30 Kasım 2013 Cumartesi

SOKAK KADINI KÖPEK

Sokak kadını köpek Dylan'ın köpeği olsun,
kovalamasına kızarsam vur beni başkan.
Her gün servis tam oturduğum binanın (bir adım bile atmama gerek kalmayacak şekilde) önünde bıraksın beni de ben hiç yürümeden eve gireyim, diyorum ve bu -ilk defa- üşengeçliğimden kaynaklanmıyor. Aslında komşunun evinin avlusunu kendine yuva edinmiş köpekten kaçmak istemiyor olmam ve bunu istemeyiş nedenlerimden birinin de koşmak istemeyişim olduğunu düşünürsek, evet bu da birazcık üşengeçliğimden. Ama daha çok korkumdan.

Okuldan oturduğum sokağa gelene kadar "Köpek beni görmeden nasıl eve girebilirim?" diye düşünüp dururum. Kendimce çözüm yolları bulur, köpek beni kovalarken hepsini unuttuğumu fark ederim. Önceleri sevimliydi komşumun evinin avlusunu kendine yuva edinen sokak kadını köpek. Yavruydu, ayakkabılarımı ısırırdı falan, güzel günlerdi. Tabi şimdi kocaman oldu, bir o kadar da sevimsizleşti.

Geçen gün yine komşunun evinin avlusunu kendine yuva edinen sokak kadını köpek beni kovalıyor, ben yine kaçıyorum. O sırada "Gördü tabi güzel kızı, koşuyo peşinden huauahaahaha." diyor bir çocuk, ben kaçıyorum lan kaçıyorum, laf atacağına yardım etsene ey Ademoğlu! Kaçan bir kızı bir köpekten nasıl kurtarılır bilemedim şu an ama onun bilmesi lazımdı yani, bunu da mı ben söyliyim!

Ben hayvan düşmanı bir insan değilim, aksine severim de. Hele ki köpeklere bayılırım. Bazılarını içime sokasım gelir, o derece yani. Ama bu köpekten çok korkuyorum. Oyuncak bebekler sevilir mesela, ama Chucky'ye "Ay çok tatlooo, keşke benim oyuncak bebeğim de onun gibi olsa." diyen yoktur sanırım. Varsa benim küçük kardeşim Çaki'yi vereyim ona, Chucky'ye çok benzer kendisi.

Tek dileğim, bu köpek bizim komşumuzun avlusundan başka bir yerleri kendine yurt edinsin. Tabi komşumuz bu sokak kadını köpeği kendi köpeğiymişcesine beslemeye devam ettikçe bu köpek biraz zor gider. Acaba geceleri gizli gizli komşunun sokak kadını köpek yesin diye koyduğu yemekleri çöpe mi döksem? O kadar insafsız olamazsam sokak köpeği beni daha çok kovalar.


Beyza Nur