22 Şubat 2014 Cumartesi

YÜS PUANIN KALAN ELLİSİ

Öyle biri var ki, şu sıralar sürekli düşündüğümden olsa gerek sürekli rüyamda görüyoruasdfssgdjfjds şaka şaka yok öyle bir şey. Ben bilinmeyen numaradan arayan sapığa telefonu açıp hiç konuşmayıp dört saniye sonra arayan kişinin "Aaal... alo?" dedirttikten sonra, hala konuşmayıp onun "Kimsiniz?" filan demesine neden olup sonra kahkahayı basarak iyi geceler deyip kapatmış insanım. Yani anlayacağınız üzere oturup tüm gece birini düşünmek için fazla öküz biriyim. Neyse.

Gece rüyalarımı süsleyen beyaz atlı prensim olmayabilir ama benim de gayet güzel rüyalarım vardır yani. Mesela geçenlerde rüyamda annemle babam konuşuyorlardı. Annem babama "Ben armudu böyle sap sarı olmadan sevemiyorum." diyordu, babam da cevap olarak "Ben daha olgunlaşmamışken yani yeşilken seviyorum. Hatırlıyor musun Beyza armutlar daha yeşilken doğmuştu. Belki de o yüzden güzeldir." diyordu. Ulan rüyamda bile kendimi övüyorum, kimseyi tanımadım ben benden daha özeeelll. Ama annem rüyamda bile beni gömme yeteneğine sahip bir canlı: "Armut sarıyken daha lezzetli, daha güzel olur. Armutlar sarıyken Ezra doğdu, onu o yüzden seviyorum." Şimdi diyeceksin ki, kazık kadar kız olmuşsun hala kardeşlerini kıskanıp böyle saçma rüyalar mı görüyorsun? Valla öyle bir şey yok, en fazla gece canım armut istemiştir, armutu düşünerek uyumuşumdur yani. Ama hani utanmayıp kardeşlerimi kıskansam da hakkımdır. Bizim ailede şöyle bir şey var, ben muhtemelen hastahanede karıştırıldım, yani annemlerin öyle bir teorisi var, her şeyi anlatıyorum şimdi:

Ben doğduğumda benim yanımda esmer bir bebek yatıyormuş. Teyzem, dayım falan hepsi, hatta babam bile benim yerime o bebeği sevmişler. Sonra anneannem gelmiş, beni göstermiş, bizim bebeğimiz bu demiş. O beni bizimkilere gösterene kadar hastahanedeki esmer bebek bana gösterilmesi gereken ilgiyi görmüş. Ama ben kızmıyorum teyzeme, dayıma filan. Çünkü ben doğduğumda sarı saçlı, yeşil gözlü bir bebekmişim, benim annem Rihanna'dan, babam da annemden biraz hallice. Kimse böyle bir anne ve böyle bir babadan böyle bir bebek beklemez. Sonradan göz rengim değişti, saçlarım siyaha döndü ama hala annemle babamın yanında Alacakaranlık'taki Edward gibi kalıyorum. Yüzüm gözüm desem, annemle babamın fotoğraflarını alıp bilim adamlarının yanına gitsem, adamlar anne-babadan bebeğe gerçekten gen aktarımı var mı diye tekrar düşünürler. Ezra anneme benziyor, Çaki babamın kopyası, akıllarda tek bir soru var: "O hastahanedeki diğer bebek bizim miydi acaba?" Yıllarca bunu anlatıp yüzüme vurdular, ben bile acaba hastahanede karıştım mı diye çok düşündüm.

Bir keresinde rüyamda Kaan Tangöze bana evlenme teklifi ediyordu. Ben olmaz diyordum. "Niye, yaş farkından dolayı mı, ama sen Teo ile çıkmıştın, onla da aranızda yaş farkı var." diyordu bana Kaan, ben de "Teo farklı, hem ayrıca yaş farkından dolayı da değil, sen Nazlı'nın aşkısın." diyordum. Rüyamda bile saçmayım be, gerçek hayatta böyle bir şey olsa, Nazlı'yı falan unutup şarkıları hakkında "Bizim sınıftaki ergenler bile dinlemeye başladıysa ben artık dinlemem." deyip kendimi bir bok sandığım adamın kucağına atlayıp "Bir sevgilim olsa giderim balayına." diye Athena'ya bağlarım ben.

Şu Kaan'ın bana evlenme teklifi ettiği rüyayı gördükten sonra gidip manyak gibi anneme "Kırklarında biriyle evlensem çok kızar mısın?" diye sordum. Annem de karşılığında "Birileri kendinden büyük birine aşık olmuş galiba." dedi. Ama siz aklınıza şimdi düşünceli ve sevecen bir anne getirdiniz dimi? Normalde dünyanın en tatlı anne cümleleri arasına girebilecek olan bu cümle annemin vurgu ve tonlaması ile şu hale geliyor: "Birileri kendinden büyük birine aşık olmuş galibaaaa!!!21!21!1! Haaa?!'!1" ve beynim bu cümleyi şu şekilde algılıyor: "Ebenin amı ya, ne diyosun kızım sen?! Kesinlikle biz seni o hastahanedeki esmer bebekle karıştırdık, o bizim bebeğimizdi." Gidip olmayan sevgilisi için de bu soruyu zaten ancak telefon sapığına sapıklık yapan mal sorup annesini işkillendirir.

Uzun yazı, özet geçiyorum beyler: Rüyalarım da en az kendim kadar saçma.

Beyza Nur

19 Şubat 2014 Çarşamba

OKUL BENSİZ GÜZEL

Okula gitmediğim gün arkadaşlarımın beni çok özlediklerini, sıkıntıdan patladıklarını, bensiz okulun katlanılmaz bir yer olduğunu düşündüklerini düşündüm. Zaten dakika başı attığım mesajlardan aldığım cevaplar da bu düşüncemi kanıtlar nitelikteydi.

Arkadaşlarımın söyledikleri:
"Sıkılıyoruz bi şey yapmıyoruz." 
"Biyolojici bi sürü sıfır dağıttı la iyi ki gelmedin."

Gerçekte olan:
-Okulda dönemin ilk kavgası çıktı, 11. sınıflar kavgaya gitti.
-Nurşi ile Zeyzey barıştı.
-Diğer arkadaşlarımın hepsi Zeyzey ile barıştı.
-Berat ile Nurşi kavga etti. Berat, Nurşi'nin sırasına ayaklarını koyunca Nurşi sinirden deliye döndü. Berat bunun üzerine "Bu sıranın yarısı benim ve ben şu an teknik olarak kendi sırama ayaklarımı koyuyorum." dedi, Nurşi de Berat'ı tehdit etti, bunun üzerine Berat ayaklarını indirdiği gibi sırayı da ıslak mendille sildi.
-Biyoloji öğretmeni ikinci derse girmedi.

Bense tüm bunları yarım saat önce telefonla öğrendim, bildiğin birileriyle kavga etmek ve birileriyle barışmak için benim okula gelmememi bekliyorlarmış. Çok ayıp cidden, utanmasalar arkamdan atomu parçalayacaklar, uzaya adam gönderecekler, hatta puding partisi verecekler! Bu arada yemekhanede de puding vermişler tatlı olarak, yemekhanenin bile beni sevmediği bir hayatı yaşıyorum.

Beyza Nur

18 Şubat 2014 Salı

YÜS PUAN YAZISI

Her şey son sınıf öğrencisinin koridorda bir yirmilik bulması ile başladı. Okul koridorunda gördüğü yirmiliği eğilip aldıktan sonra bu yirmiliğin az önce koridordan geçen okul müdürüne ait olduğunun farkına vardı. Ona vermek istedi ama müdür merdivenlerden inmişti bile. Son sınıf öğrencisi okul müdürünün arkasından bu parayı vermeye gidemezdi, buna zamanı yoktu. Bu parayı götürüp iki saat durumu açıklayana kadar üç soru çözebilirdi, onun test çözmesi gerekiyordu zira o binlerce üç sene boyunca yatmış ve son sene sınava çalışmaya başlamış yaşıtından sadece biriydi. Hemen parayı yanında bir bayan hocası tarafından bilekliğine laf edilen Beyza'ya uzattı. 

Zavallı Beyza'nın öğretmeni bilekliği çıkarmasını istediği gibi okul kıyafetine uymadığını da söylüyordu. Pes yani pes, sanki okul formasına herhangi bir şey yakışabilirmiş gibi konuşuyordu dengesiz öğretmen, okul formasının en önemli özelliği kendisiyle hiçbir şeyin  uyumlu olmamasıydı.

Beyza, son sınıf öğrencisinin durumunu daha önceden bildiği için "Sen niye götürmüyon abi yaa" demeden aldı parayı, gitti müdürün yanına, uzattı parasını. Müdür paranın kendine ait olmadığını söyledi. Hem zaten bulma mal da haram diye ekledi müdür. Sanki daha önce hiç okul aidatlarından cebe indirmemiş gibi ne de güzel söylemişti "Almam ben bunu haram." diye. Hayır yirmi liraydı yani, alsa ne olurdu, zavallı Beyza'yı uğraştırıyordu. Beyza bu parayı ne yapması gerektiğini sordu. Müdür de "Müdür yardımcısına götür şimdi kızım sen onu, nerede bulduğunu da söyle, eğer sahibi gelip aramazsa parayı okul aile birliğine bağışlarız."

Okul müdürü yemekhanede üzerine tepsi devirdiği günden beri şapşik biri olarak hatırladığı Beyza'yı yirmilik olayından sonra ahlaklı bir öğrenci olarak tekrar tanıdı. Oysa ki Beyza bu sıfatı hak edecek hiçbir şey yapmamıştı. (Şapşik birisi sıfatından bahsetmiyorum, onu hak edecek birçok şey yapmıştı.) Fakat Beyza okul müdürüne aslında sandığı gibi biri olmadığını asla söylemedi, hatta bu sayede bazen yemekhaneye arkadaşlarından ayrı gidip, sıraya müdür ile muhabbet ederken girip bir güzel kaynadıktan sonra tepsisini alıp arkadaşlarının yanına gidiyordu. Beyza okul müdürü ile kanka olmayı seviyordu.

Beyza Nur

16 Şubat 2014 Pazar

EVREN BU SEFER MERCİMEKLİ MESAJ YOLLAMAYA ÇALIŞIYOR SANIRIM

Süpersonik tatlısın ^.^
Günümün üçte birini geçirdiğim güzel okulumun -kendimi okulumun güzel bir yer olduğuna inandırmaya çalışıyorum da- yemekhanesinde yemek yerken, yanımıza bir kız geldi ve Nurşi'nin kulağına eğilip bir şey söyleyip gülüp gitti. Sonra ben de Nurşi'ye kızın ne dediğini sordum, afiyet olsun falan demiş, yarım saniye boyunca afiyet olsun kelimesinin insan yüzünde bu kadar büyük bir gülümseme yaratabilecek bir etkisi olup olmadığını düşündüm, saniyenin geri kalan yarısı boyunca da afiyet olsun demenin ne zamandan beri kulağa söylenecek kadar gizli bir şey olduğunu düşündüm, sonraki bir saniyede de bu kızın son zamanlarda etrafımızda gördüğümüz aklıma geldi ve "Bu kız sana takmış gibi, aslında bana da takmış olabilirdi ama genelde ben takılacak bir insan değilimdir." dedim, ki haklıydım değilim, Nurşi de "Bana takan öyle çok var aslında." dedi, sadece şaka yapmıştım: "Belki de senden hoşlanıyodur."

Aldığım ilk kaşıkta annemin pilavından daha kötü bir pilavın dünyada var olabileceğine inandıran pilavın üzerine karabiber serpmeye çalıştım -onu yeme gibi bir planım yoktu ve ilk ders fizikti akabinde de matematik görmüştük yani böyle davranışlarda bulunmam normal- ama sadece serpmeye çalışabildim çünkü karabiber bitmişti. O an karabiberin değerini, karabiberin uzun zamandır doldurulmadığını ve bulunduğu kabın camına tozlarının yapıştığını ve bu sebeple doluymuş gibi durduğunu anladım. Ardından biberliğin kapağını açıp içine su doldurup biberliğin camlarına yapışmış karabiberi temizleyip biberliğin boş olduğunu anlamalarını fark etmelerini sağlamak istedim, son zamanlarda kendimi halk kahramanı olmaya adadım da.

Yemekhanedeki biberliğe sürahideki suyu dökerek halk kahramanı olunmuyormuş efendim. Sadece masadaki arkadaşlarınızın tepkisini alıyormuşsunuz "Napıyosun allaşkına Beyza, dünyanın en gereksiz işlerini yapan insanları seçilse ilk elliye girersin yemin ediyorum." gibisinden, sonra biberlikteki karabiberli suyu çorba tabağınıza döküp mercimekli karabiberli suyu çöpe dökerken yemekhane görevlisinin zombi bakışlarının hedefi oluyormuşsunuz, o kadar. Cidden bu insanlara da yaranılmıyor ha! 

Yemekhaneden çıktıktan sonra bahçede yürüyüş yaparken biyoloji öğretmenimle karşılaştım, Nurşi'ye takan kızın koluna girmiş arka bahçede dolaşıyorlardı. Sonra biraz konuştuk onunla, giderken de "Sizinle de yürüyelim bi ara kızlar." dedi. Ki bunu söyleyen hoca iki gün öncesinde koridorda dolaşırken yanına gidip sorduğum soruya cevap verme tenezzülünde bile bulunmamış hocamdı (Sonra da ben sınıfta "Tamam sevmezsin ama bu kadar da belli etmezsin." diye bağıra bağıra dolanmıştım tüm gün.) ciddi bir gelişme var şimdi kadında takdir etmek lazım.

Sayın evren, yine bir mesajlar filan noluyoruz?! Sen şimdi bana sanki her gün birileri gelip kankamın kulağına devlet sırrı verirmiş gibi afiyet olsun diyormuş gibi davranmam gerektiğini mi anlatmaya çalıştın? Yoksa olay daha mı ciddi, bir dahaki sefere karabiberli suyu arkadaşımın içinde mercimek çorbası olan kasesine dökmemle ilgili ders mi verdin? Eğer böyleyse sana söz, bir dahaki sefere o karabiberli su arkadaşımın mercimek çorbasının içinde olacak ama karşılığında sen beni biyolojiciyle saçma diyaloglara sokmayacaksın, anlaştık dimi?

Beyza Nur

10 Şubat 2014 Pazartesi

SİFONLU FİKİBOK

Yaklaşık otuz iki saattir uykusuzum. Dün son tatil günümdü ve ben saniyesi saniyesine kullanma kararı alıp bu sebeple uyumadım. Sabah okula giderken yirmi üç saattir uykusuz olmanın üzerimde oluşturduğu etkiyle ben, bir zombiden farksızdım, oysaki zombiden değil vampirden farksız olmam gerekirdi, işte tam bu sebepten dolayı kendimi soğuk su ile şoklayarak uyandırdım. Bu işe yaramasaydı kafamı klozetin içine sokup sifonu üzerime çekebilirdim, ki bu oldukça sağlıksız olurdu.

Sabah servisim değişmişti ve tamı tamına otuz beş dakika gecikti, ben de ıslak saçlarımı dışarıda kurutmuş oldum. Şimdi başım çok kötü ağrıyor, sanırım bu yüzden, uykusuzluktan da olabilir tabi. Servis beklerken karnım acıktı ve ben de servise ilk binen arkadaşımı arayıp servisin henüz ona gelmemiş olduğunu öğrendikten sonra bakkala gidip karnımı doyuracak bir şeyler almak üzere komşumuzun avlusundaki beni gördüğü her yerde kovalayan köpeği aştım. Tam bu sırada birisi bana doğru minik bir taş attı, normal şartlar altında dönüp bakardım ama köpekten ölümüne korkuyordum ve köpek isterse beni bulunduğum noktada da kovalayabilirdi -böyle düşününce köpeği aşmamış oluyorum- ve ben de anormal şartlar altında olduğum kanısına vardıktan sonra bakkala doğru yöneldim, kahvaltımı oluşturacak abur cuburları aldım ve bakkaldan çıktım. Çıktığımda minik taşın sahibi ile karşılaştım, kendisi de oldukça minikti.
"Bakıyorum beni görmezden geliyosun." 
"Hayır sadece gerçekten görmedim, naber?"
"Sabah sabah nereye, sevgilinle mi buluşucaksın hahahaa."
"Evet evet, üzerimde okul forması ve sırt çantası ile sevgilimle buluşmaya gidiyorum sabahın köründe çünkü ben manyağım, bu kekle çikolatalı sütü de sevgilime götürüyorum zaten, onu etkilemek için aldım, keki kendim yapmışım gibi davrancam, sütü de inekten kendim sağdım diycem." (Tam burada telefon kulübesinin önündeki kadın bana kınayıcı gözlerle baktı, sanırım ciddi olduğumu düşündü ya da beremin rengini beğenmemiş de olabilir.)
"Nereye gidiyosun o zaman?" 
"Dedim ya sevgilimin yanına diye, aaa yalan borcum mu var sana?"
"Ben gidiyorum arkadaşımın evine uğruycam daha, sana iyi dersler. Görüşürüz Fikiboookk"

Bu çocukla iki üç gün önce parkta tanıştım ve açıkçası parkta görmeden önce bizim mahallede oturduğundan bile haberim yoktu. Nazlı ile dışarı çıkmıştık ve eve giderken parkın içinden geçmiştik, o sırada ayağıma top geldi ve biraz oyuna dahil oldum, bu küçük arkadaşımın kankası bana "Sen Ronaldo'nun kız kardeşi misin?" dedi ve ben de "Heralde olum, ne sandın?!" diye beklemediği bir tepki verdim, sanırım sadece geçip gitmemizi bekliyordu. Neyse biz Nazlı ile maçı izlemeye karar verdik. İlk başta kalenin nerede olduğunu, kimin hangi takımdan olduğunu hiç anlayamamıştık ama sonradan arkadaşlar bize izah ettiler. Oyunun çok çok çok sonuna, hatta en sonuna yetişmişiz, bankta oturmamız üç dakika olmamıştı ki maç bitti. Biz, bizim zamanımızda mahalle maçları bu kadar kısa sürmüyordu diye bir isyanda bulununca bize bunun bir mahalle maçı olmadığını, her birinin farklı mahallelerin çocukları olduklarını ve maçın çok önceden başladığını açıkladılar. Ama bu açıklamaya hiç gerek yokmuş, beş dakika sonra başka maç başlattılar, biz de izledik, olur olmadık yerlerde tezahürat yaptık ve bizi parktan kovdular.

Ertesi gün tekrar dışarı çıktığımızda Ezra üçüncü bir tekerlek edasıyla "Ben de geliyoruuum" yaptı ve saat zaten beş olmuştu, biz de bari Ezra'yı parka götürelim dedik. Parka gittiğimizde maç yapan çocuklar yine oradaydılar. Sokakta bir köpek bulmuşlar, bize gösterdiler. Hepsiyle tanıştık, üç ve on üç yaş aralığındaydılar, bize köpeklerinin adını "Prezervatif" koyduklarını söylediler. Bu adı onlara bankta oturup cool durma çabalarına girmiş yaşıtım olan ergen bir karşı cinsim önermiş, ben de onlara Prezervatif'in çok kötü bir köpek ismi olduğunu ve "Fikibok"un kesinlikle bir köpeğin sahip olmak istediği bir isim olduğunu söyledim ama benim önerdiğim ismi beğenmediler. Bari Çükübik koyun be, dedim de dinletemedim.

Beni sabahın köründe sevgilimle buluşmaya gitmekle itham eden çocuk -o da on iki yaşındaymış- o gün de abisinin eski sevgilisi olduğumu iddia etti. Ama yok öyle bir şey, abisinin adını duymuştum da çıksam hatırlarım, henüz o kadar bunamadım. (Tuhaf olansa parktan çıktıktan sonra abisinin bana seslenmesiydi. Arkama bakmadan uzaklaştım.) Yine aynı çocuk ve kankası bana karşı bankta oturan yaşıtım ergen şeysinin tüm boklarını anlattılar, çok kafa çocuklar allah için, süper dedikodu yapıyorlar. Çocuklardan biri -biraz daha ergencesi, on üç yaşlarında olanlardan- kendisinin bizim ilçede baya ünlü olan bir çocuğu dövdüğünü iddia etti, ünlü olan çocuk baya iri yarı bir şey, küçük olan yumruğunu sallasa yüzüne yetişmez o derece yani. Ben de "Yok ebenin şeysi, ben de İron Man'in karısıyım zaten." dedim, küçük çocuklardan biri hemen benle dalga geçti (ya da gerçekten inanmış olabilir çünkü dört-beş yaşındaydı sanırım) "Harbiden mi, harikaaaa." "Evet evet, hatta çocuğumuz oldu, o da demirden, onun da filmini yapmayı planlıyolar şimdi 'Demirin Oğlu.' diye, çok beğenilecek bu film diyolar, söylediklerine göre Alacakaranlık'tan bile daha popüler olacakmış."

Akşam sekize kadar o parkta takıldık. Salıncağa binip uzun bir süre inmeyerek bize onun bir taht, kendisinin de o tahtın varisi olduğunu düşündüren ve parka bir saltanat havası katan küçük kız hakkında "Gidin salıncağın önünde bekleyerek psikolojik baskı yapın." diye bağırarak çocukları örgütlendirmeme rağmen çocuğuna bir kere bile "Bu kadar yeter annecim in hadi salıncaktan." demeyen ve üstüne üstük çocuğun eline yiyecek verip "Sen burdan kalkma, bitir elindekini cips de vercem." diyen annesine sinirlenip bizzat kendim salıncağın önünde bekledim ve "Ben senin yerine salıncak sırası beklerim Ezra, eğer kız o salıncakta fosilleşmeden önce inerse ve senin götün hala bu salıncağa sığarsa binersin canısı." dedim. Bu parktaki toplamda zaten iki olan annelerin ikisini de sinirlendirmiş olacak ki "Ayıp ya, çocuklara da kötü örnek oluyo." diye söylenerek çocuklarını anında alıp dışarı çıktılar. Ben bunları yaparken bu sabah tekrar karşılaştığım çocuk Nazlı'ya asılmış, iğrençti, biz de parktan dışarı attık böylece kendimizi. Eve gelince de Ezra olayları öyle bir anlattı ki kendimi küçücük çocuklarla yatmış gibi hissettim, o da ayrı bir mesele.

Yine çok konuşmuşum, özet: Bir daha asla otuz iki saat uyumamak gibi bir hata yapmamalıyım ve parkta kendimden küçük çocuklarla kanka olmamalıyım.

Beyza Nur

4 Şubat 2014 Salı

KARAMSAR HİÇ OLMADI ASLINDA-2

B. ve C. evde tek başına değildi. O akşam anneannesinden tut halasına yedi sülale B.lerin evindeydi. B. mutfaktan abur cubur almaya gittiğinde C. ve E. konuşuyorlardı. "Bak E. bu çocuk sence nasıl?" "Bu çocuk bu fotoğraftaki hangi kızla çıkıyo?" "Sen tahmin etsene. Ona göre parçalıycam kızı." "Sarışın olanla çıkıyodur, çocuk da sarışın da çirkin, esmer kız o çocuğa bakmaz." B. mutfaktan gelene kadar C. potansiyel erkek arkadaşının sekiz yaşındaki küçük bir kız tarafından gömülmesinin verdiği acıyı yaşadı. Bu E. de herkesleri gömüyordu!

B. mutfaktan aç bir insana üç ay yetebilecek kadar abur cubur getirdikten sonra -ki onlar üç aylık abur cuburu tek gecede bitirmeyi başarmıştılar, sonra C. neden kilo alıyor, diyorlardı- C. potansiyel erkek arkadaşının E. tarafından nasıl gömüldüğünü B.ye anlattı. B. konuyu değiştirdi. "Seninki neyse de, ben şu yeni çocuğun numarasını aldım, mesaj atsam mı atmasam mı?" "Atma bence, ilk mesajı o atsın, bana bak, potansiyel sevgilimin ilk mesajı atmasını aylardır bekliyorum." "İkimizin de bildiği gibi, potansiyel sevgilin asla sana ilk mesajı atmıycak, çocuk seni tanımıyo!" İşte o anda B. ve C. aslında C.nin potansiyel sevgilisinin hiç de potansiyel olmadığını anladılar.

Gece olup yedi sülalenin altısı kendi evlerine dağıldıktan sonra B. ve C. film izlemek için doğru bir zaman aralığında olduklarını düşündüler. (Onların bir şeyler düşünmesinin ne kadar sağlıklı bir durum olduğu tartışılırdı.) B. üç dakika sonra "Film çok yavaş ilerliyor." diye isyan etti, C. de ona filmin henüz başlamadığını hatırlattı ama C.nin atladığı bir nokta vardı "Sorun da orda zaten, filmin henüz başlamamış olmasında." B. tarihte ikinci defa çok haklıydı. [İlki için (Bkz: 1 Eylül'de B.nin ilk haklı çıkışı)]

Filmin ortasında her zamanki gibi tuvalete gitme ihtiyacı duyan B. "Çişim geldi laaan bensiz izleme hemen geliyorum." dedi, her daim arkadaşının selametini düşünen (!) C. de onu uyardı: "Yatağın kenarında ters çevirilmiş sandalye var, az önce götüme battı, yataktan kalkarken dikkat et ayağın çarpmasın." C.nin sandalyenin varlığını söyleyip tamı tamına üç santim uzağında duran sandalyeyi kaldırmaması da ayrı bir üşengeçlikti doğrusu. B. yataktan inip sandalyeyi kucağına alıp mutfağa götürmek için çabalarken B.nin annesi ansızın içeri daldı, B. sandalye kucağında havaya fırladı.

Film bittikten sonra B. yeni çocuğa mesaj atma kararı aldı. Bu kararı almasında C. ve potansiyel sevgilisinin beş aydır çıkamamış olmalarının da etkisi vardı, B. galiba onlar gibi olmak istemiyordu. B. mesaj atmak üzereyken C. onu durdurdu. "Dur, yapma, gece gece atarsan sapık gibi gözükürsün, zaten sapıkça bi mesaj atıyosun." B. hiç de oralı olmadı "Eee, zaten öyleyim, alınmadım farkındaysan." B.nin ne olduğunu bilmesini güzel bir şeydi tabi.

B. ve C. gece iki buçuk gibi mutfağa girip portakal ve mandalina yediler. (Aslında mandalina yemeyeceklerdi ama B. her gün yeteri miktarda mandalina almazsa saçmalıyordu, alınca da saçmalıyordu, B. hep saçmalıyordu, ama o an bunu düşünemediler.) Mandalina yerken C. nin aklına çılgın bir fikir geldi: "Suyun içine portakal atarsam tekila olur mu?" " Nerden çıktı ya olmaz heralde." " Niye olmuyo ya olmalı bence. Olsa nolur ki? Olsun azcık yeaa." Ardından B. elindeki pıçağı C.ye uzattı ve "Kendini pıçaklamanın tam zamanı bence." dedi, C. portakal yemeyi ve saçmalamayı bıraktı, B. deliydi sonuçta, ne yapsa yeriydi.

Fazla mandalina ve portakal B. ve C.de beyin uyuşukluğuna yol açmıştı. Bu beyin uyuşukluğunun etkisiyle camdan aşağı portakal suyu -ki C. hala onun tekila olduğunu düşünüyordu- tükürmeye başlamışlardı, her ne kadar aşağıdaki kovayı hedef aldıysalar da -kovanın neden orada olduğu ayrı bir merak konusu- sürekli ıskalayıp nazar boncuğu desenli geyikli tayt giyen köpeğe denk getirdiler. Bunun üzere nazar boncuğu desenli geyikli tayt giyen köpek dile geldi, anlaşılan nazar boncuğu desenli geyikli tayt giyen köpek aynı zamanda nazar boncuğu desenli geyikli tayt giyen ve konuşabilen bir köpekti. Nazar boncuğu desenli geyikli tayt giyen ve konuşan köpek B. ve C.ye küfretmeye başladı. B. bir çığlık patlattı " Nazar boncuğu desenli geyikli tayt giyen konuşan ve küfreden köpek! İnanmıyorum gerçek miymiş ?!" C. korkarak camı kapattı, nazar boncuğu desenli geyikli tayt giyen konuşabilen küfürbaz köpek de neyin nesiydi? Anlaşılan gençler geçen sefer katıldıkları burun dikenler kulübünü bırakıp köpek ırkları kulübüne başlamalılardı.

(Sabah kalktıklarında her şeyin portakal suyunun etkisiyle olduğunu düşünüp -ki C. o zaman bile tekila olduğunu düşünüyordu- burun dikme kulüplerine gittiler.)

Dipnot: Bu yazı kesinlikle potansiyel sevgilileri ve nazar boncuğu desenli geyikli tayt giyen konuşan küfürbaz köpekleri aşağılamak için yazılmamıştır.

Dipnot 2: Özür dileriz gece saçma sapan mesajlar gönderdiğimiz yeni çocuk, hep portakal suyundan.

-Tarihten ilham alınarak kurgulanmıştır.-
-Gerçekten Berkay'da benim sevgilim olma potansiyeli var mı B. ?-
-Bu sefer "Belki de vardır." diyemiyorum, saçmalama C.-

Normal Can: Ben hala da onun tekila olabileceğini düşünüyorum. O tekila olmalıydı.
Normal Beyza: Normalde bile normal değilsin Can.
Normal Can: Sıçtın azıma. (Üzgün surat)

Beyza& Can -Namı diğer B. ve C.- (Sanki söylemesek anlamamışlardı B.)

En dipnot: Cidden benim Berkay'la çıkma şansım yok mu ya, çocuk beş aydır sevgilisinden ayrılmadı evlenirler artık. Hıh.